Salih EROL
Salih EROL

Gurbetin Gölgesinde Mesudiye'yi Düşünmek

Yayınlanma: 05 Ağustos 2026
94201 Görüntüleme

Her insanın dönüp baktığında yüreğini sızlatan bir köşesi vardır. Benim köşem Mesudiye'dir. Çocukluğumun geçtiği köyler, sabah sisiyle örtülen yaylalar, harman yerleri, imeceyle yapılan işler, çeşme başında edilen sohbetler, kemençenin sesi, horonun coşkusu ve her evden yükselen duman...

Mesudiye sadece bir ilçe değildir; Karadeniz'in iç kesimlerinde, yüzyılların biriktirdiği kültürün, dayanışmanın ve üretim ahlakının adıdır. Bu topraklarda insan yalnız kendisi için değil, komşusu için de yaşardı. İmece, sadece tarımsal bir dayanışma biçimi değil; bir hayat felsefesiydi. Kimsenin kapısı kilitlenmez, kimse aç bırakılmaz, acı da sevinç de birlikte paylaşılırdı.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında nüfusuyla, üretimiyle ve eğitim sevdasıyla bölgesinin öne çıkan ilçelerinden biri olan Mesudiye, zaman içinde değişen ekonomik politikalar, kırsalın ihmal edilmesi ve iş olanaklarının büyük kentlerde yoğunlaşmasıyla yoğun bir göç sürecine girdi. İstanbul'a, Ankara'ya, Bursa'ya, Kocaeli'ne ve Türkiye'nin dört bir yanına dağılan Mesudiyeliler, ekmeklerini gurbette kazandılar; ama yüreklerinin bir yanı hep memlekette kaldı.

Gurbet, Mesudiyeliler için yalnızca kilometrelerle ölçülen bir uzaklık değildir. Gurbet; annenin bayram sabahı boş kalan sofrasıdır. Babanın sessizce kapıya bakışıdır. Kapanan okulun önündeki suskunluktur. Issız kalan yaylanın rüzgârıdır. Her cenazede, her düğünde, her bayramda biraz daha eksilen köy nüfusudur.

Göç, yalnızca insanların yer değiştirmesi değildir; aynı zamanda bir kültürün, üretim biçiminin ve ortak hafızanın da yer değiştirmesidir. Köyler boşaldıkça tarla ekilmez oldu, ahırlar sessizleşti, yaylalarda sürülerin çanı daha az duyulur hâle geldi. Gençler gittikçe yaş ortalaması yükseldi; üreten eller azaldı. Bu tablo sadece Mesudiye'nin değil, Anadolu'nun birçok ilçesinin ortak hikâyesidir.

Oysa Mesudiye'nin geleceği hâlâ kendi toprağında saklıdır. Verimli meraları, temiz su kaynakları, ormanları, yaylaları, arıcılık geleneği, hayvancılık kültürü ve çalışkan insanıyla bu coğrafya yeniden ayağa kalkabilecek güce sahiptir. Bunun için kırsal kalkınmayı merkeze alan politikalar geliştirilmeli; üretici desteklenmeli, kooperatifçilik güçlendirilmeli, gençlerin tarım ve hayvancılığa dönüşünü sağlayacak ekonomik ve sosyal imkânlar oluşturulmalıdır.

Ancak kalkınma, yalnızca beton dökmek değildir. Doğayı tüketen değil, doğayla birlikte yaşayan bir anlayış geliştirilmelidir. Son yıllarda Karadeniz'in birçok bölgesinde olduğu gibi Mesudiye ve çevresinde de maden aramaları, taş ocakları ve doğal yaşam alanlarını tehdit eden projeler tartışılmaktadır. Oysa kesilen her ağaç, kirlenen her dere ve bozulan her mera, yalnız bugünü değil, yarını da eksiltmektedir. Doğa ile kalkınma birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olmalıdır.

Mesudiye'nin en büyük zenginliği yalnızca doğası değildir; örgütlü toplum kültürüdür. İşte bu nedenle 1991 yılında başlayan Mesudiye Kurultayı, Türkiye'de katılımcı demokrasinin ve yerel kalkınma anlayışının öncü örneklerinden biri olmuştur. Aynı memleket sevdasında buluşan insanlar, siyaset üstü bir anlayışla Mesudiye'nin sorunlarını konuşmuş, çözüm üretmiş ve ortak aklı hâkim kılmaya çalışmıştır.

Mesudiyeli stk ların öncülüğündebu anlayışın kurumsal hafızasını oluşturan önemli yapılardır. Bu kurumlar, hemşehrilik bağlarını canlı tutarken aynı zamanda eğitime, kültüre, dayanışmaya ve yerel kalkınmaya katkı sunmuş; Mesudiye'nin sesini Türkiye'nin dört bir yanına taşımıştır.

Bugün yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Göçü kader olarak kabul etmek yerine tersine çevirecek politikalar geliştirmeliyiz. Tarımda katma değerli üretim, organik tarım, arıcılık, yayla turizmi, kültür turizmi ve kadın ile genç girişimcilerin desteklenmesi, Mesudiye'nin yeniden canlanmasının anahtarı olabilir. Üniversiteler, yerel yönetimler, kamu kurumları ve sivil toplum aynı hedef etrafında buluştuğunda, Mesudiye yeniden üreten ve umut veren bir ilçe olabilir.

Benim köşemden baktığımda Mesudiye, yalnızca geçmişe duyulan özlem değildir. O, geleceğe karşı duyduğumuz sorumluluktur. Çünkü bir memleketi yaşatan sadece yolları, binaları ya da nüfusu değildir; onu ayakta tutan ortak hafızası, üretim kültürü, dayanışması ve insanıdır.

Gurbetten memlekete bakan her Mesudiyelinin yüreğinde aynı dua vardır: Köylerimizin bacaları tütsün, okullarımız çocuk sesleriyle dolsun, yaylalarımız yeniden şenlensin, derelerimiz özgür aksın ve Mesudiye, geçmişinden aldığı güçle geleceğini kendi elleriyle yeniden kursun.

İşte benim köşem budur. Bu köşe yalnızca bana ait değil; Mesudiye'yi özleyen, ona emek veren, onu geleceğe taşımak isteyen herkesin ortak köşesidir.

Salih Erol
Stk Yöneticisi- iş İnsanı

Yorum Yazın