Günümüz dünyasında sanki gizli bir el, hayatın hız ayarıyla oynamış ve her şeyi en sona getirmiş gibi. Sabahın ilk ışıklarından gece başımızı yastığa koyana dek, üzerimizde görünmez bir “acil” damgasıyla dolaşıyoruz. Acil iş, acil mutluluk, acil başarı, acil iyileşme… Oysa ruhun bir ritmi vardır ve o ritim, dijital saatlerin tik taklarına uymaz.
Kendimizden Kaçarken Çarptığımız Duvar İnsanın en büyük trajedisi, kendinden kaçarken çarptığı o duvarda saklı: Hız. Biz her şeyi hızlandırdık; çocukluğu, sevgiyi, yas tutmayı, umut etmeyi… Ve sonra, her şeye sahip olduğumuz halde neden bu kadar büyük bir boşluk hissettiğimizi, neden bu kadar yorulduğumuzu sorduk. Cevap, modernitenin gürültüsünde kaybolmuş bir hakikatte gizli: İnsan, kendini geçerek değil, kendinde kalarak ayakta durur.
Beklemenin Kutsallığı Şimdi durup düşünme vakti; bazı şeyler neden acele kabul etmez? Çünkü her oluş, içinde bir demlenme barındırır.
İyileşmek zaman ister. Bir yarayı zorla kapatmak onu sadece gizler, iyileştirmez.
Olgunlaşmak bekleyerek olur. Dalından erken koparılan meyve nasıl ham kalırsa, beklemeyi bilmeyen insan da öyle eksik kalır.
Tutunmak yavaş yavaş öğrenilir. Hayata ve birbirimize sıkıca bağlanmak için zamana ihtiyacımız var.
Şükür aceleye gelmez. Durup bakmadığın bir nimetin farkına varamazsın. Sabır ise hızlanınca anlamını kaybeder; çünkü sabır, zamanın akışına duyulan bir saygı duruşudur.
İnsanî Bir Ritm: Durmak Bugün birçok insanın sorunu bir şeylerin eksik olması değil; fazla hız, fazla gürültü ve o bitmek bilmeyen fazla yetişme hali. Kendi sesimizi duyamayacak kadar gürültülü yaşıyoruz. Belki de sadece durmamız gerekiyor.
Hayatı o "acil" servisinden çıkarıp, ruhun nefes alabildiği o daha sakin, daha insanî bir yere koymak zorundayız. Yorgunluğumuz yollardan değil, ruhumuzun bedene yetişememesinden. Gelin bugün kendimize bir söz verelim: Kendimizi geçmeye değil, kendimizde kalmaya niyet edelim. Çünkü hayat, biz ona yetişmeye çalışırken kaçırdığımız o sessiz anlarda saklıdır.
Yorum Yazın