Doğu Akdeniz’deki egemenlik hakları mücadelesi, uluslararası siyasetin en karmaşık ve hassas dengeleri üzerinde yürümeye devam ediyor. Son günlerde Mavi Vatan semalarında ve sularında yaşanan gelişmeler, sahada ve diplomaside ne kadar uyanık olunması gerektiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Konunun merkezinde, East to Med Data Corridor (EMC) denizaltı veri kablosu projesi kapsamında jeofizik araştırmalar yürütmek üzere bölgeye gelen KOBI RUEGG adlı araştırma gemisi yer alıyor. İlk bakışta rutin bir teknik veri ve iletişim projesi gibi görünen bu faaliyet, arka planında Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını doğrudan ilgilendiren kritik bir yetki tartışmasını barındırıyor.
NAVTEX Savaşları ve Çifte İzin Bilmecesi
Süreç, Antalya NAVTEX İstasyonu’nun yayımladığı 1032/26 sayılı duyuruyla somutlaştı. Türk makamları, geminin yapacağı jeofizik araştırmaların Türkiye ile koordine edildiğini ve ilgili faaliyet izninin Ankara tarafından verildiğini ilan etti. Ancak hemen ardından Yunanistan’ın Girit/Iraklio NAVTEX İstasyonu, 1337/26 sayılı karşı duyuruyla sahneye çıktı. Atina, Türk NAVTEX’ini yok saydığını ileri sürerek araştırmanın 2 Ekim tarihli Yunan iznine dayandığını ve rotanın büyük bir kısmının "Yunan kıta sahanlığı" içinde kaldığını iddia etti.
Burada asıl dikkat çekici ve sorgulanması gereken nokta; aynı geminin, aynı faaliyet alanı için her iki ülkeden de izin almış gibi bir tabloyla karşılaşılmasıdır.
Şu hayati soruların acilen yanıt bulması gerekmektedir:
Geminin işletmecisi veya projeyi yürüten konsorsiyum, yetki karmaşasından faydalanmak adına her iki ülkeye de ayrı ayrı izin başvurusu mu yapmıştır?
Farklı muhataplara farklı taahhütler verilerek, bölgedeki anlaşmazlıklar ticarî veya teknik emrivakilere mi dönüştürülmek istenmektedir?
Mavi Vatan’da "Çift Başlılık" Tuzağına İzin Verilemez
Uluslararası deniz hukukunda ve diplomaside bu tür "çifte izin" veya ikili koordinasyon taktikleri masum adımlar değildir. Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığı sınırları içerisinde yabancı bir unsurun başka bir devletten de onay alarak hareket etmesi, zamanla Türkiye’nin egemenlik haklarını küresel kamuoyu nezdinde "tartışmalı" gösterme riskini taşır. Doğu Akdeniz’de içtihat oluşturmaya çalışan bu tür yöntemler, Meis-Girit hattında yıllardır uygulanmak istenen daraltma stratejisinin örtülü bir devamıdır.
Türkiye, Antalya NAVTEX İstasyonu üzerinden verdiği net yanıtla yetki alanlarına sahip çıktığını resmi olarak beyan etmiştir. Ancak hukuki ve diplomatik tezlerin kalıcılığı, sahada sergilenen kararlılıkla pekişir.
Sonuç ve Yol Haritası
Deniz yetki alanlarındaki hak ve menfaatlerimizi çiğnetmemek için izlenmesi gereken tutum nettir:
-
Şeffaflık ve Soruşturma: KOBI RUEGG gemisinin ve arkasındaki şirketlerin uluslararası hukuka ve Türk deniz yetki alanlarına yaklaşımı mercek altına alınmalı, yetki aşımı tespit edilirse gerekli idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır.
-
Fiili Varlık ve İrade: Türkiye, NAVTEX ilanlarıyla ortaya koyduğu hukuki duruşunu, kendi kıta sahanlığında sismik araştırma, sondaj ve devriye faaliyetleriyle kesintisiz şekilde desteklemelidir.
-
Stratejik Uyanıklık: Akdeniz’deki enerji ve veri hatları projeleri üzerinden yürütülen "kurnaz" diplomasi adımlarına karşı, bölgedeki tüm aktörlere Türkiye’nin onayı ve izni olmadan hiçbir projenin hayata geçemeyeceği kararlılıkla hatırlatılmalıdır.
Doğu Akdeniz’de tavizsiz duruş, sadece bugünün kaynaklarını değil, gelecek nesillerin Mavi Vatan’daki mirasını korumanın yegâne yoludur.
Yorum Yazın