Son günlerde çevremizdeki denizlerde yaşanan hareketlilik, Türkiye’nin deniz güvenliği ve jeopolitik dengeleri açısından son derece kritik bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Mavi Vatan’daki haklarımızın korunması ve bölgesel istikrarın sürdürülmesi bakımından hayati uyarılara sahne olan iki ayrı deniz havzasındaki gelişmeleri yakından takip etmek ve zamanında adımlar atmak zorundayız.
Bir yanda Doğu Akdeniz’de oldu-bitti girişimleri, diğer yanda Karadeniz’de ticari gemileri hedef alan ve savaşı karasularımıza kadar taşıma riski barındıran İHA saldırıları...
Doğu Akdeniz’de “Bildirim” Kılıfı ve Kıta Sahanlığı Haklarımız
Doğu Akdeniz’deki son gelişme, Fransız araştırma gemisi Abeille Marengo’nun Girit–Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki elektrik bağlantısı (GSI) projesi kapsamında deniz tabanı araştırmaları yapmak üzere göreve hazırlanmasıyla gündeme geldi. Yunanistan tarafının “Türkiye’yi bilgilendireceğiz ancak izin istemeyeceğiz” şeklindeki yaklaşımı ise diplomatik ve hukuki açıdan kabul edilemez bir zemin yaratmaktadır.
Burada uluslararası deniz hukukunun en temel ayrımını doğru okumak şarttır:
-
Deniz tabanına kablo veya boru döşenmesi ile deniz tabanı araştırması yapılması hukuken birbirinden tamamen farklı faaliyetlerdir.
-
Türk kıta sahanlığı sınırları içerisinde deniz tabanı araştırması yürütülmesi, Türkiye’nin açık iznine tabidir. Kablo döşenmesi ise ancak gerekli koordinasyon, bildirim ve Türkiye’nin egemenlik haklarına eksiksiz riayet edilmesi esasıyla mümkündür.
İlan edilecek araştırma koordinatları bu süreçte belirleyici olacaktır. Türkiye’nin kıta sahanlığına giren bir bölgede yapılacak bilimsel veya teknik araştırmada "sadece bilgilendirme yaptık" denilerek sürecin geçiştirilmesine izin verilemez. Muhtemel bir sıcak gerilimin önüne geçmek ve egemenlik haklarımızı korumak adına, Fransa ve Yunanistan nezdinde gerekli diplomatik girişimlere vakit kaybetmeksizin şimdiden başlanmalıdır.
Karadeniz’de 7’nci Saldırı: Tehlikeli Tırmanış ve Montrö Hassasiyeti
Doğu Akdeniz’de hukuki ve diplomatik hamleler sürerken, Karadeniz’de durum insansız hava araçlarının (İHA) dahil olduğu askeri ve fiziki bir tehdit boyutuna ulaşmış durumdadır. Romanya ve Bulgaristan açıklarında son 10 günde yaşanan saldırı zincirine bugün 7’nci ticari gemi eklenmiştir.
Özellikle Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü, Ukrayna ve Romanya limanlarının kilit geçiş noktası olan Sulina açıklarında yoğunlaşan bu saldırılar, çok boyutlu soru işaretlerini beraberinde getiriyor:
-
Tuna Ticaret Hattının Hedef Alınması: Saldırıya uğrayan gemilerin Tuna limanlarıyla bağlantısı, bölgedeki alternatif nehir ve deniz ticaret yollarının kısıtlanmak veya tamamen felç edilmek istendiğini gösteriyor.
-
NATO/AB Sınırında Provokasyon Riski: Saldırıların doğrudan NATO ve AB üyesi Romanya ile Bulgaristan’ın karasuları sınırında yoğunlaşması, çatışmanın tarafı olmayan ülkeleri de savaşın içine çekebilecek tehlikeli bir tırmanma senaryosuna işaret ediyor.
-
Kıyıdaş Olmayan Güçlere Zemin Hazırlığı: Seyir güvenliğinin kaybolması, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan üçüncü ülkelerin savaş gemilerini bölgeye sokması için meşruiyet zemini arayışlarına hizmet edebilir. Bu durum, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdiği güç dengesini ve statüyü fiilen aşındırma riski taşır.
Ne Yapılmalı?
Gerek Akdeniz’deki yetki alanı tartışmaları gerekse Karadeniz’deki sıcak İHA tehdidi, Türkiye’nin her iki deniz havzasında da kararlı, diplomatik ve askeri olarak teyakkuzda bir tutum sergilemesini zorunlu kılmaktadır.
Karadeniz’de deniz ticaretinin güvenliği; kıyıdaş olmayan güçlerin müdahalesiyle değil, Türkiye’nin öncülüğünde, Montrö Hükümleri esas alınarak ve kıyıdaş ülkelerle iş birliği içinde sağlanmalıdır. Aynı zamanda hem hava sahamızda hem de deniz alanlarımızda oluşabilecek her türlü provokasyona karşı güvenlik tedbirlerimiz en üst seviyede tutulmalıdır.
Doğu Akdeniz’de ise "oldu-bitti" mantığıyla kıta sahanlığımızı ihlal etmeye çalışan hamlelere karşı diplomasinin tüm araçları işletilmeli, sahada ve masada tavizsiz duruş korunmalıdır.
Yorum Yazın