İnsan, en çok kaçtığı şeyin izini taşır içinde. Ne kadar uzaklaştığını sanırsa sansın, o iz silinmez; sadece derine gömülür. Ve zamanı geldiğinde, hiç beklenmeyen bir anda, en tanıdık yüz gibi çıkar karşısına.
Bazı zamanlar bu uğursuzluğu sözcükler taşıyamaz, böyle anlarda insan kendini korumaya alıp içine çekilir, kabuğunu kalınlaştırır ve dünya ile arasına görünmez duvarlar örer. Ama kalp… kalp bu savunma dilini bilmez. O, ısrarla hatırlatır. Unutulmak isteneni, erteleneni, görmezden gelineni.
Bir şehir düşünürüm bazen; babasız kalmış gibi. Sokaklarında bir eksiklik dolaşır. Binalar ayakta olsa bile içleri çökmüştür. Ve o harabelerin arasında bir ses yükselir: yalnızlığın sesi. Ne türküye benzer ne ağıda; ama ikisinin de gölgesini taşır. Vefa çekildiğinde hayattan, geriye tuhaf bir boşluk kalır. Bu boşluk, yalnızca bir eksilme değildir; aynı zamanda bir alışkanlığa dönüşür. İnsan, eksikliğe alışır. Samimiyetin zayıflığı artık şaşırtmaz olur.
Çünkü herkes biraz eksilmiş, biraz yarım kalmıştır. “Nasıl olsa” diye başlayan cümleler çoğaldıkça, zamanın omurgası eğilir. Acılar ötelenir, yaralar ertelenir, yüzleşmeler askıya alınır. Oysa ötelenen her şey büyür.
Sessizce, sabırla, kendi anını bekleyerek… Dil suskunlaşır böyle zamanlarda. Söylenemeyenler çoğalır. Duygular ipotek altına alınır; ifade edilmeden, yaşanmadan, içte tutulur. İnsanlar birbirine bakarken bile temkinlidir artık. Aynaya bakmak bile cesaret ister. Paranın sesi yükseldikçe sözün değeri azalır. Dedikodu hızlandıkça hakikat yavaşlar. Ve insan ilişkileri, ilk kez yaşanan bir deneyimin acemiliğiyle savrulur. Oysa hayat, deneyim ile derinleşmesi gereken bir şeydir.
Şimdi geriye yalnızca hislerimiz kalır.
Yakın… ama dokunulmaz.
Uzak… ama vazgeçilmez.
Ve çaresiz…
Çünkü insan, en çok kendi hislerine yenilir. Ya da en çok onları susturduğunda kaybeder kendini.
Yorum Yazın