Prof.Dr. SERDAR EPÖZDEMİR
Prof.Dr. SERDAR EPÖZDEMİR

Cebimizdeki Çöplük

Yayınlanma: 16 Şubat 2026
15955 Görüntüleme
İnternet çağımızın en büyük buluşu mu, yoksa en büyük sosyal hastalığı mı?
Yerimizden kalkmadan sipariş veriyor, ödeme yapıyor, hatta para kazanıyoruz. Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz. Dünyanın öbür ucundaki insanla anında iletişim kurabiliyoruz. Dijitalleşme çağının bu konforunu inkâr etmek mümkün değil. Ancak mesele internetin varlığı değil; onunla kurduğumuz ilişki.
Bugün internet, insanlığın en büyük bilgi arşivi olduğu kadar en büyük çöplüğü hâline de gelmiş durumda. Aradığımız bilgiye ulaşıyoruz ama aramadığımız, işimize yaramayan, hatta zihnimizi kirleten içeriklere de maruz kalıyoruz. Daha da düşündürücü olan şu: İnsanlar bu çöplükte yaşamaktan memnun görünüyor. Oradan uzak kaldıklarında kendilerini eksik, yalnız ve değersiz hissediyorlar.
2025 Ekim verilerine göre Türkiye'de 62,3 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı bulunuyor. Bu milyonlarca insanın önemli bir kısmı günün önemli saatlerini ekran başında geçiriyor. Avrupa toplumlarıyla kıyaslandığında harcanan süre daha da çarpıcı. Bu tablo bize yalnızca teknolojik gelişmişliği değil, aynı zamanda bir bağımlılık gerçeğini de gösteriyor.
Sabah uyanır uyanmaz elimizin telefona gitmesi tesadüf mü? Gündemi öğrenmekten çok “Kim ne yapmış?” sorusunun peşine düşmemiz neyin göstergesi? Telefonu bir gün evde unuttuğumuzda yaşadığımız huzursuzluk, elimizi kolumuzu kaybetmiş gibi hissetmemiz normal mi?
Sosyal medya artık yalnızca bir iletişim aracı değil; bir onay mekanizması. “Kaç kişi beğendi?”, “Kaç yorum geldi?”, “Beni kimler takip ediyor?” soruları, modern insanın iç dünyasını işgal etmiş durumda. Ünlüleri takip ederek onların hayatlarına özeniyor, kendi hayatımızı yetersiz görüyoruz. Okumadığımız yazarların hayranı oluyor, kaynağını bilmediğimiz sözleri paylaşıyoruz. Gerçek hayatta komşumuzun derdini görmezden gelirken, ekranda gördüğümüz bir fotoğrafa üzülmeyi vicdan sanıyoruz.
Daha tehlikelisi, sosyal medyanın kimliklerimizi dönüştürmesi. Giyim tarzımızdan konuşma biçimimize, yeme alışkanlıklarımızdan güzellik anlayışımıza kadar tercihlerimizi algoritmalar belirliyor. İdeal beden kalıpları, kusursuz hayat görüntüleri, filtrelenmiş mutluluk sahneleri… Sonuç? Kendini beğenmeyen, sürekli kıyaslayan, özgüveni zedelenmiş bir toplum.
Kadınlar bedenlerinden memnun değil. Erkekler sürekli daha güçlü görünme baskısı altında. Gençler takipçi sayısıyla değer ölçüyor. Beğeni sayısı, kişilik değerinin yerini alıyor.
Bu sırada reklamlar yanıp sönüyor. İhtiyacımız olmayan ürünleri satın alıyoruz. “Kargo bedava olsun” diye fazlasını sepete ekliyoruz. Tüketim dürtüsü, sürekli uyarılan zihnimizin doğal sonucu hâline geliyor.
Daha da vahimi, empati zayıflıyor. Yardım etmek yerine video çeken, sohbet etmek yerine hikâye paylaşan, sergide esere bakmak yerine önünde poz veren bir insan tipine dönüşüyoruz. Aynı masada oturup birbirine bakmayan, ama dünyanın her yerini takip eden bir toplum olduk.
Peki internet gerçekten bir çöplük mü?
Aslında internet ne iyi ne kötü. O bir araç. Bilgiye açılan bir kapı da olabilir, zihni kirleten bir bataklık da. Sorun teknolojide değil; onu nasıl kullandığımızda.
Sosyal medya bağımlılığı sigara ya da alkol kadar görünür olmayabilir. Ama etkisi sinsi ve derin. Zamanı çalıyor. Dikkati parçalıyor. Gerçek ilişkileri zayıflatıyor. En önemlisi de insanı kendinden uzaklaştırıyor.
Çözüm tamamen vazgeçmek değil. Bilinçli kullanmak. Sabah ilk saatleri telefonsuz geçirmek. Yemek masasında ekranları kapatmak. Bildirimleri susturmak. Arada bir dijital detoks yapmak. Ve en önemlisi, tüketmekten çok üretmeye yönelmek.
İlle de bir şeye saplantılı olacaksak, beğenilmeye değil; üretmeye, öğrenmeye ve gerçek bağlar kurmaya saplantılı olalım.
                                                                                                    
 

Yorum Yazın