Bu hafta dostluk ile ilgili bir yazı hazırlamıştım fakat ülkede on iki saat çok uzun süre olduğundan ve birçok ailenin evinde yangın yeri feryatlar yükseldiğinden ne İstanbul tabip odası seçimlerinde, taraf olduğum, “Demokratik Katılım Grubu” duyurusunu, ne çok beğenerek takip ettiğim Berfin Bahar dergisinde çıkan “İntihar İhtimali” öykümün duyurusunu ne de güncel herhangi bir şey paylaşmak istemedim! Çağımızın en can yakıcı konusundan söz etmek istiyorum: Epistemolojik çaresizlik veya sıklıkla anıldığı haliyle Epistemik Öğrenilmiş Çaresizlik, bir bireyin karmaşık, birbiriyle çelişen veya aşırı yoğun bilgi akışı karşısında "doğruyu" veya "gerçeği" bulamayacağına inanarak bilgi arayışından vazgeçmesi ve akıl yürütme çabasını bırakması durumu! Bu yalnızca soyut bir felsefi mesele değil; bazen en acı biçimiyle gündemin ortasında karşımıza çıkar.
Bu kavram, Martin Seligman'ın "öğrenilmiş çaresizlik" teorisinin bilgi (epistemoloji) alanına uyarlanmış halidir. Temel özellikleri şunlardır:
-Doğruyu Bulma İnancının Yitimi: Birey, "Ne kadar araştırırsam araştırayım, gerçeği öğrenemeyeceğim" veya "Herkes farklı bir şey söylüyor, doğrusunu bilmek imkânsız" düşüncesine kapılır.
-Aşırı Bilgi Yüklemesi: Özellikle internet çağında, bir konuda o kadar çok karşıt argüman ve veri vardır ki, kişi hangisinin güvenilir olduğunu ayırt edemez hale gelir.
-Analitik Felç: Bilgiyi işleme ve analiz etme yeteneğinin çaresizlik hissiyle felç olması, karar verme sürecinin durması.
-Otoriteye Sığınma veya Kayıtsızlık: Kişi, kendi akıl yürütme becerisine güvenmediği için ya sorgusuz sualsiz bir otoriteye inanır ya da tamamen şüpheci (nihilist) bir yaklaşımla hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunur.
Özetle, epistemolojik çaresizlik, bilginin karmaşıklığı karşısında zihinsel bir teslimiyet ve "bilmeyi" bırakma halidir. Son dönemde art arda gelen öğrenci ölümleri ve öldürülmeleri, bu çaresizliği daha da görünür kılıyor. Çünkü burada yalnızca “ne oldu?” sorusu değil, “gerçekten neyi biliyoruz?” sorusu da ağırlaşıyor.
Her olaydan sonra hızla yayılan bilgiler, çelişkili açıklamalar, sosyal medyada dolaşan iddialar… Bir süre sonra hakikat, gürültünün içinde silikleşiyor. Herkes bir şey söylüyor ama kimse tam olarak ikna olmuyor. Aileler adalet ararken, toplum gerçeği arıyor; fakat bu arayış çoğu zaman sisin içinde ilerlemek gibi.
Daha da sarsıcı olan şu: Bilgiye ulaşamadıkça, güvensizlik büyüyor. Kurumlara, medyaya, hatta birbirimize olan güven aşınıyor. Böyle bir zeminde epistemolojik çaresizlik, sadece bireysel bir zihinsel durum olmaktan çıkıp toplumsal bir krize dönüşüyor. İnsanlar ya her şeye inanır hale geliyor ya da hiçbir şeye.
Oysa bu tür olaylarda en çok ihtiyaç duyulan şey, kesinlikten çok şeffaflık ve tutarlılık. Hakikat her zaman hızlı ortaya çıkmayabilir, ama çelişkilerle örtülmesi onu daha da ulaşılmaz kılar. Epistemolojik çaresizlik, burada bir uyarı işareti gibi okunmalı: Bilgiye dair zemini kaybettiğimizde, adalet duygusu da sarsılıyor.
Belki de asıl mesele, her şeyi anında bilmek değil; doğruyu sabırla, titizlikle ve dürüstlükle inşa edebilmek. Çünkü bir toplumun hakikatle kurduğu ilişki zedelendiğinde, yalnızca bilgi değil, vicdan da yaralanır.
Yorum Yazın