Prof.Dr. SERDAR EPÖZDEMİR
Prof.Dr. SERDAR EPÖZDEMİR

Şehir Kimin? Sandığın mı, Merkezin mi?

Yayınlanma: 06 Mart 2026
15449 Görüntüleme
Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nde “şehremini” vardı. Şehrin emanetini taşıyan kişi… Devlet ile halk arasında bir köprü, mali işlerden imara kadar geniş bir sorumluluk alanına sahip bir idareci. Atanırdı. Yetkisini merkezden alırdı.
Sonra tarih yön değiştirdi. Türkiye Cumhuriyeti ile şehir yönetimi yalnızca idari bir mesele olmaktan çıktı; demokratik meşruiyetin bir parçası haline geldi. Şehremini yerini belediye başkanına bıraktı. Atama kültürünün yerine sandık geldi. Bu değişim, teknik değil siyasal bir devrimdi.

Ancak yerel demokrasinin serüveni hiçbir zaman kesintisiz olmadı. Askerî müdahaleler, ara rejimler ve son yıllarda artan kayyım tartışmaları… Seçilmiş belediye başkanlarının yerine merkezi idare tarafından görevlendirme yapılması, hukuki bir işlem olarak savunulabilir; fakat mesele yalnızca hukuk metinleriyle sınırlı değildir. Asıl soru şudur: Sandık ne kadar bağlayıcıdır?
Belediye başkanlığı makamı, bir partinin yerel şubesi değildir. Seçim sürecinde elbette ideolojiler, vaatler ve parti programları konuşulur. Ancak seçim sonuçlandığı an rozetin ağırlığı artar. Çünkü artık temsil edilen yalnızca seçmen kitlesi değil, o şehirde yaşayan herkesin hakkıdır. Oy veren de vermeyen de aynı hizmetin muhatabıdır.

Bugün yerel yönetimler üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında demokrasinin sınırlarını tartışmaktır. Merkezî idarenin denetim yetkisi vardır; olmalıdır da. Kamu kaynakları keyfî kullanılamaz. Hukuk ihlal edilemez. Ancak denetim ile tasarruf arasındaki çizgi silikleştiğinde, temsil ilkesi zedelenir. Yerel yönetim, merkezin uzantısına dönüştüğünde şehir siyasetin laboratuvarına çevrilir.
İyi bir belediye başkanı vizyon sahibidir denir. Doğrudur. Ama vizyon yalnızca dev projeler, büyük ihaleler, yüksek bütçeler değildir. Vizyon, şehrin kaynaklarını adil dağıtabilmektir. Şeffaflık bir tercih değil zorunluluktur. Hesap verebilirlik bir lütuf değil yükümlülüktür. Eşitlik, yalnızca konuşmalarda değil asfaltın döküldüğü mahallede, açılan kreşte, yapılan sosyal yardımlarda görünür.

Yerel demokrasi güçlü değilse, genel demokrasi de sağlam değildir. Çünkü demokrasi en çok sokağa değdiği yerde anlam kazanır. İnsan, yaşadığı yer üzerinden devleti hisseder. Çocuğunu gönderdiği parkta, bindiği otobüste, yürüdüğü kaldırımda kamunun varlığını deneyimler. Eğer o deneyim adil değilse, merkezdeki büyük söylemlerin bir anlamı kalmaz.

Bugün sormamız gereken soru basittir: Şehir kimin? Sandığın mı, merkezin mi? Eğer şehir gerçekten halkınsa, o zaman halkın iradesi yalnızca seçim günü değil, görev süresi boyunca korunmalıdır. Hukuk, siyasetin aracı değil güvencesi olmalıdır.
Belediye başkanlığı makamı bir güç alanı değil, bir emanet makamıdır. Bu emaneti korumanın yolu da ne kayıtsız şartsız savunuculuk ne de toptan mahkûmiyettir. İlke üzerinden konuşmaktır. Çünkü mesele kişiler değil; sistemdir.

Ve unutmayalım: Demokrasi yalnızca oy vermek değildir. Oyunun sonucuna saygı duymayı da gerektirir. Şehir tam da bu saygının sınandığı yerdir.
 

Yorum Yazın