
ZERRE
“Bir bebek ağlıyor
Ruhumun derinliklerinde…”
Annem öldü
Çok olmadı
Toprağa verdik
Sıkıntılıydı unutkanlığı
Yitirdiğine kedersiz
Bakışları boş
Kaçamaktı sözleri
Hep telaş yaşayan
Zerreydi gülümsemesi
Babamı unuttu sonunda
Avunduğum
Biz çocuklarını unutmadı
Siverek taş evlerinde başlayan
Şehir hastanesi soğuk zemininde
Sonlandı ömrü
Sessizce çekip gitti…
Huzur içinde uyu ANAM.
Vedanın Sessiz Odası
“Hayat, ölümden alınmış kısa vadeli bir borçtur.” diye fısıldar Arthur Schopenhauer. İnsan o borcu her sabah yeniden uyanarak öder; her gece biraz daha eksilerek… Fakat asıl mesele ne zaman gideceğimiz değil, nasıl uğurlanacağımızdır.
Eskiden ölüm evlerin misafiriydi. Tanıdıktı. Yabancı bir yüz taşımazdı. Pencere kenarında duran dantel perdeler, duvardaki solgun fotoğraflar, sandığın içinde saklanan mektuplar şahitti son nefeslere. İnsan kendi yatağında, hatıralarının ortasında gözlerini kapardı. O an bir ayrılık değil, ağır ağır kapanan bir kitabın son sayfası gibiydi.
Kapılar örtülmezdi; aksine aralanırdı. Sevdiklerimiz o eşiğe toplanırdı. Bir el saçları okşar, bir diğeri avuçları kavrardı. Dualar göğe ince bir duman gibi yükselirken kırgınlıklar erirdi. Helallikler, kalpten kalbe kurulan görünmez köprülerdi. Ölüm, hayatın dışına düşmezdi; hayatın içinden geçerdi.
Şimdi ise vedalar soğuk ışıkların altında üşüyor. Koridorlar uzun, duvarlar dilsiz, odalar kimsesiz. Makinelerin tekdüze sesleri insan nefesinin yerini almış. Camın ardında bekleyen gözler, dokunamadan sevmeyi öğreniyor. Bir ömür omuz omuza yürüyen insanlar, son adımı yan yana atamıyor. Beden teknolojiye bağlanırken ruh yalnızlığa çözülüyor.
Oysa insan giderken tanıdık bir kokuyu içine çekmek ister. Çocukluğunun sesini duymayı, sevdiği bir ismin usulca söylenişini… Geçmişin izlerini taşıyan odada, eşyaların hafızası arasında vedalaşmayı. Çünkü ölüm yalnızca bitiş değildir; insanın kendine kavuştuğu eşiğin adıdır. Yüklerin bırakıldığı, sözlerin tamamlandığı, kalbin yavaşça hafiflediği an…
Belki bu yüzden yolun sonuna yaklaşanlar sılaya döner. Toprağın tanıdık kokusu, insanın içine işleyen eski bir ninni gibidir. Mekân hatırlatır, hatıralar iyileştirir. İnsan ait olduğu yerde susmak ister.
Ölümü susturdukça korku büyür. Sakladıkça karanlık derinleşir. Oysa ölüm, hayatın inkârı değil; en sahici cümlesidir. Ve insan, bu cümleyi en çok sevdiği sesler yankılanırken tamamlamayı hak eder.
Yorum Yazın