Sandıktan Çıkan İrade, Kişisel Tercihlere Kurban Edilmemeli
Tarihin ilginç bir huyu vardır: Aynı insanları yeniden karşımıza çıkarmaz ama aynı sorunları farklı yüzlerle tekrar tekrar önümüze koyar. İsimler değişir, partiler değişir, koltuklar el değiştirir; fakat siyasetçinin makam karşısındaki sınavı değişmez.
Bugün de aynı soruyla karşı karşıyayız: Halkın oyuyla bir makama gelen kişi, o makamı kendi siyasi geleceğinin aracı olarak kullanabilir mi?
Elbette herkesin siyasi düşüncesini değiştirme, başka bir partiye geçme hakkı vardır. Demokrasi, insanları bir siyasi kimliğe mahkûm etmek değildir. Ancak burada ince ama hayati bir çizgi vardır: Kişinin siyasi tercihi kendisine aittir; halkın verdiği yetki ise kişisel mülkü değildir.
Vatandaş sandığa giderken yalnızca bir isme oy vermez. Bir partiye, bir programa, bir anlayışa ve kendisine sunulan projelere de güvenini ortaya koyar. Seçmen, hangi siyasi çizginin vaatlerini hayata geçirmesini istiyorsa tercihini ona göre yapar.
Peki, o oylarla makama gelen kişi, sonradan başka bir siyasi partiye geçtiğinde seçmenin iradesini ne ölçüde temsil etmeye devam eder?
İşte asıl mesele budur.
Çünkü sandık, siyasetçiye sınırsız bir yetki değil, belirli bir sorumluluk verir. O makamın kapısından içeri giren kişi, yalnızca kendi emeğiyle değil; kendisine inanan insanların desteğiyle girer. Arkasında seçmenin umudu, parti teşkilatlarının emeği ve yerine getirilmesi beklenen vaatler vardır.
Bunları görmezden gelerek makamı kişisel siyasi yolculuğunun bir durağına dönüştürmek, en azından ciddi bir etik tartışmayı beraberinde getirir.
Burada mesele, bir siyasetçinin parti değiştirmesini yasaklamak değildir. Mesele, seçmenin verdiği yetkinin anlamını korumaktır. Bir insanın siyasi tercihi değişebilir; peki, kendisine güvenerek oy veren binlerce insanın tercihi ne olacaktır?
Siyasetçi, “Parti değiştirmek benim hakkım” diyebilir. Seçmen de aynı açıklıkla şunu söyleyebilir: “Sana hangi siyasi anlayışı temsil etmen için oy verdiğimi unutma!”
Hak, yalnızca seçilenin değil; seçenin de hakkıdır.
Elbette her parti değişikliği aynı gerekçeye dayanmaz. Bazen siyasi anlaşmazlıklar yaşanır, bazen partiler kendi çizgilerinden uzaklaşır. Bu nedenle her geçişi peşinen mahkûm etmek doğru değildir. Ancak hangi gerekçe öne sürülürse sürülsün, seçmene açıklama yapmak ve alınan kararın sorumluluğunu üstlenmek demokratik olgunluğun gereğidir.
Çünkü makamlar kişilere verilmiş özel mülkler değildir. Kamu adına kullanılmak üzere teslim edilmiş emanetlerdir. Emanetin gereği ise onu kendi çıkarına göre şekillendirmek değil, kendisine duyulan güvene layık olmaktır.
Bugün bir makamdan başka bir siyasi partiye geçiş kolay olabilir. Fakat geride kalan seçmenin güvenini yeniden kazanmak o kadar kolay değildir.
Tarih bize defalarca gösterdi ki koltuklar geçicidir. Dün güçlü görünenler bugün unutulabilir; dün verilen sözler ise yıllar sonra yeniden hatırlanabilir. Siyasetçinin gerçek mirası, hangi koltukta oturduğu değil, o koltuğun sorumluluğunu nasıl taşıdığıdır.
Unutulmasın: Seçmen makamı bir kişiye teslim eder; kendisine ait olan iradeyi ise kimseye devretmez.
Makam, şahsi şirket değildir. Sandık, kişisel kariyer planı hiç değildir.
Çünkü demokrasi yalnızca seçilmekle değil, seçmenin iradesine saygı göstermekle yaşar. Ve bir gün bütün koltuklar boşalır; geriye yalnızca verilen sözler, yapılan işler ve halkın hafızası kalır
Yorum Yazın