Tarih, sadece geçmişte yaşananların bir kaydı değil, bugünün krizlerini okuma ve yarına yön verme kılavuzudur. Şeyh Edebali’nin Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey’e vasiyet niteliğinde bıraktığı ölçüler, aradan geçen yüzyıllara rağmen bugün hâlâ toplumsal vicdanın ve devlet felsefesinin en temel test merkezidir. Edebali’nin “Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana” düsturu, yöneticinin sorumluluğunu ve adaletin kurucu rolünü gözler önüne serer. Ancak günümüz Türkiyesinde adaletin bir kesim için mahkeme kapısı, başka bir kesim içinse bir “istifa cümlesi” ya da dokunulmazlık kalkanı haline gelmesi, bu kadim ölçünün sarsıldığını göstermektedir.
Adaletsizliğin İki Yüzü: Emniyet ve Bölünmüşlük
Adalet kavramı yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, en yalın tanımıyla bir ülkenin kaynaklarını kime nasıl dağıttığı, kime ne ödediğidir. Kime zam, kime faiz, kime vergi muafiyeti, kime ise “süreç selameti” bahşedildiği; bu coğrafyanın kaderini tayin eden temel sorulardır.
Edebali’nin “Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir” uyarısı tam da bu noktada anlam kazanır. Gücü elinde bulunduranların hataları ya da ayrıcalıkları cezasız kalırken, alttakilerin omuzlarına utanç, yoksulluk ve hayatta kalma mücadelesi yükleniyorsa, o ülkede toplumsal emniyet ikiye bölünmüş demektir. Bir taraf korunaklı bir limanda hayatını sürdürürken, diğer tarafın her gün biraz daha güvencesizleşmesi, devletin temel direği olan güven duygusunu zedeler.
İstatistikler ve İnsan: Rakamı Yaşatmak
Bugün ekonomi yönetimi sıkça enflasyon oranları, büyüme rakamları ve makroekonomik göstergelerle savunulur. Oysa Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi, bir istatistik bülteni değil, sarsılmaz bir devlet aklıdır.
Emeklileri, asgari ücretlileri ve dar gelirli kitleleri açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm eden programlar, devleti değil yalnızca kâğıt üzerindeki rakamları yaşatmaktadır. Bir tarafta torununa küçük bir hediye alamamanın mahcubiyetini yaşayan dedeler ve nineler, diğer tarafta ise kısa sürede servet biriktirdiği iddialarıyla anılan çevreler varsa, bu durum artık sıradan bir ekonomik krizle açıklanamaz. Bu manzara, derin bir ahlaki iflasın resmidir.
Gücün Kötüye Kullanımı ve Kamu Vicdanı
Edebali gücün ve aklın tehlikesine şu sözlerle dikkat çeker:
“Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin.”
Eğer bilgi, zamanlama ve kamusal yakınlık imtiyazlı bir azguna devasa servetler akıtıyor, çoğunluğun önündeyse aşılması imkânsız borç kilitleri bırakıyorsa; savrulan yalnızca piyasa dengeleri değil, doğrudan kamu vicdanıdır.
Daha da vahimi, Edebali’nin merhamet ve vefa anlayışının bugün tersine dönmüş olmasıdır. Edebali üç kişiye acımayı öğütler: cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene. Günümüzün toplumsal tablosu ise bunun tam zıttıdır: Topluma yıllarca hizmet etmiş dürüst insanlar yoksullaşırken, ağır iddialar altında kalanlar makamlarını sessizce terk etmekte; hakiki mağdurlara acımak yerine onları unutmak tercih edilmektedir.
Sonuç
Devletin bekası, sarayların ihtişamıyla değil, sokaktaki insanın huzuru ve adalete olan inancıyla kaimdir. Edebali’nin asırlar ötesinden gelen sesi bize hatırlatmaya devam ediyor: Devlet, insanı yaşatmazsa yaşamaz. Adaletin terazisi şaştığında, hesap sormayan ya da utanma duyusunu yitiren her sistem, bir gün kapıyı çalacak aynı hakikatle yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Yorum Yazın