Ortadoğu’da fay hatları yeniden hareketleniyor. İdlib’den Halep’e, Fırat’ın doğusundan Süveyda’ya kadar uzanan hareketlilik, artık basit birer mevzi savaşı değil; küresel aktörlerin "final sahnesi" öncesi yaptığı son güç paylaşımı provasıdır. Suriye’de taşlar yerinden oynamıştır ve artık kimse eski otoriter-merkeziyetçi yapının (Baas rejiminin o eski demir yumruğunun) geri geleceğine inanmamaktadır.
Asıl soru şudur: Bu parçalı yapı uluslararası hukukta nasıl bir isim alacak? Kağıt üzerinde birleşik görünen ama pratikte derebeyliklere bölünmüş bir coğrafya mı, yoksa resmen ilan edilmiş bir federasyon mu?
"Lübnanlaşma" Riski ve Emsal Sancısı
Cenevre süreci ve Anayasa Komitesi toplantıları artık sahadaki gerçeklerin fersah fersah gerisinde kalmıştır. Suriye, mezhepsel ve etnik kotalara dayalı, kırılgan bir "Lübnanlaşma" modeline doğru sürükleniyor. Kürt bölgelerinin otonom veya yarı-otonom bir yapıya evrilme ihtimali, sadece kuzeyi ilgilendiren bir mesele değil. Bu durum; güneydeki Dürziler (Süveyda) ve sahil şeridindeki Aleviler (Lazkiye/Tartus) için de bir "federalizm" veya "yerinden yönetim" emsali oluşturacaktır.
Türkiye’nin Kırmızı Çizgisi: Siyasi Komşu mu, Güvenlik Kuşağı mı?
Kürt bölgelerinin kimliğini koruyarak kurumsallaşması senaryosu, Türkiye’nin kırmızı çizgileriyle doğrudan tokuşuyor. Ankara için Fırat’ın doğusunda kazanılacak her türlü statü, "PKK’nın kurumsallaşması" demektir. Bu noktada Türkiye bir yol ayrımında: Sınırda kalıcı bir askeri varlık (Pençe-Kilit benzeri tampon bölgeler) ile bir "güvenlik kuşağı" mı kuracak, yoksa yeni yapılarla "siyasi komşuluk" mu geliştirecek?
İdlib ise sınırın hemen ötesinde patlamaya hazır bir bomba gibi duruyor. Radikal unsurların kontrolündeki bu bölge, fiziksel duvarların yetmediği, her an bir istihbarat savaşına dönüşebilecek bir risk barındırıyor.
Geri Dönüşün "Gönüllü" İmkansızlığı
Suriye’nin bir mozaikten ziyade bir yapboza dönüşmesi, sığınmacı politikasını da çıkmaza sokuyor. Merkezi otoritenin olmadığı, yerel aşiretlerin ve milislerin hüküm sürdüğü bir coğrafyada; Türkiye’deki Suriyelilerin can ve mal güvenliğini kim garanti edebilir?
Daha da vahimi, bölgede yapılan "demografik mühendislik" çalışmalarıdır. Etnik veya mezhepsel olarak tahkim edilen bölgelerde, o bölgenin eski sakinleri artık "istenmeyen kişi" konumuna düşebilir. Bu da geri dönüşleri "gönüllü" olmaktan çıkarıp, fiilen imkansız hale getirebilir.
Sonuç: Belirsizliğin Yönetimi
Türkiye, bu yeni dönemde "Gri Alan" stratejisi izlemek zorundadır:
• Aşiret Diplomasi: Yerel güçlerle ittifak kurarak YPG etkisini kırmak.
• Pragmatik Temas: Şam ile ideolojik değil, "güvenlik ve geri dönüş" odaklı bir iletişim.
• Ekonomik Güvenli Bölgeler: Teknolojik bariyerleri, sınırın ötesinde oluşturulacak ekonomik çekim merkezleriyle desteklemek.
Özetle; Suriye’de sancılı bir süreç değil, "belirsizliğin yönetilmesi" dönemi başlıyor. Suriye’nin nihai statüsü netleşmedikçe, Türkiye ne sığınmacı yükünü hafifletebilir ne de sınır hattındaki askeri yığınağını azaltabilir. Yapbozun parçaları birleşmiyor, aksine her parça kendi başına bir bütün olmaya çalışıyor.
Yorum Yazın