Hayat, bazen iki insanın kaderini hiç hesapta olmayan bir anda birbirine bağlar.
Gökyüzü aynı, rüzgâr aynı, şehir aynı kalır ama iki kalbin ritmi bir kez kesişti mi hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Eda ile Yalçın’ın hikâyesi de işte tam böyle bir kesişmenin içinden doğdu.
Eda, sessizliğiyle konuşan bir ruhtu.
Bakışları ağır ağır açan bir sabah gibi,
Sözleri su gibi berrak, gülüşü ince bir rüzgâr kadar hafifti.
Yalçın ise kelimeleri yürekten süzülen bir yolcuydu.
Aşkı, insanı, hayatı sözcüklerle anlamlandırıyor;
Her cümlenin içinde bir parça kendini saklıyordu.
Birbirlerini ilk gördüklerinde hiçbir şey söylemediler.
Bazen kelimelerin ağırlığı yoktur;
Bir bakış, bir anlık duraklama, bir iç kıpırtısı yeter.
İşte o küçük an, onların dünyasında büyük bir kapı araladı.
Eda, Yalçın’ın kalemine sakinlik getirdi.
Yalçın, Eda’nın kalbine cesaret.
Biri susmayı, diğeri konuşmayı öğretti.
Aynı cümlenin farklı uçlarında duran iki duygu,
Bir araya gelince bütün anlam tamamlandı.
Aşk, çoğu zaman yüksek sesli bir ilan değildir;
Bazen bir fincan çayın dumanında,
Bazen kısa bir yürüyüşte,
Bazen de sadece buradayım diyen bir bakışta gizlidir.
Eda ile Yalçın bunu çok iyi anladı.
Eda, Yalçın’ın içindeki karanlık odalara ışık taşırken,
Yalçın, Eda’nın sessiz bahçelerine renk kattı.
Birbirlerinin yarım kalan cümlelerini tamamlıyor,
Gözlerinden düşen her anlamı sezebiliyorlardı.
Ve belki de en güzeli, birbirlerini oldukları gibi kabul etmeleriydi.
Ne fazlası, ne eksiği…
İki insan, iki yürek, tek bir bütün gibi.
Kader mi denir buna, denk geliş mi yoksa hayatın ince bir oyunu mu…
Adı her neyse, değişmeyen bir gerçek var:
Eda ile Yalçın, birbirlerinin hayatında iz bırakmak için doğmuş iki hikâyeydi.
Bazı isimler yan yana geldiğinde sadece ses olarak değil,
Bir ruh, bir anlam, bir bağ olarak büyür.
Eda ile Yalçın’ın adı da işte böyle yan yana güzel durdu.
Yorum Yazın