Doğduğumuz andan itibaren ışığa koşullanırız. Ağladığımızda yanan gece lambası, bilgiye açlığımızı gideren ekranların parıltısı, başarıyı temsil eden spot ışıkları... Hayat, sürekli olarak aydınlığa doğru bizi yöneltir. Bu bitmek bilmeyen açlık içinde, her zaman bir adım arkamızda, sessiz ve sadık bir yoldaş olarak yürüyen gölgeyi unuturuz. Onu sadece ışığın bir yan ürünü, bir yoksunluk, aydınlığın bittiği yerdeki anlamsız bir leke olarak görürüz. Ancak gölge, kendi diline, kendi anatomisine sahip, derin ve karmaşık bir varlıktır.
Gölgenin varlığı, ışığın varlığının en doğru kanıtıdır. Bir nesnenin gölgesi ne kadar keskin ve koyuysa, üzerine vuran ışık o kadar güçlüdür. Bu anlamda gölge, ışığın bir muhalifi değil, onun en sadık tanığıdır. O, nesnelerin üç boyutlu dünyadaki yerini, hacmini ve varoluşunu onaylayan sessiz bir mühürdür. Gölgesiz bir dünya, derinliği olmayan, her şeyin birbirine karıştığı, iki boyutlu ve ruhsuz bir düzlem olurdu.
Kişiliğimizin de gölgeleri var. Psikolojinin "gölge benlik" olarak adlandırdığı bu alan, toplum tarafından onaylanmayan, bastırdığımız, görmezden geldiğimiz tüm arzularımızın, korkularımızın ve zayıflıklarımızın depolandığı yerdir. Tıpkı fiziksel gölgemiz gibi, bu içsel gölgeyi de yok saymaya, ondan kaçmaya eğilimliyiz. Onu aydınlığa çıkarmak, onunla yüzleşmekten korkuyoruz. Çünkü o, bizim "kusurlu" yanımızdır. Ancak tıpkı bir nesnenin gölgesi olmadan tam olarak anlaşılamaz gibi, insan da gölgesini kucaklamadan bütünleşemez. Korkularımız olmadan cesaretimiz, zaaflarımız olmadan gücümüz ne anlam ifade ederdi? Gölge, bizi insan yapan kırılganlıkların ve çelişkilerin toprağıdır. Onu tanımak, kendimizi tanımanın en cesur adımıdır.
Gölge aynı zamanda bir sığınaktır. Kavurucu bir yaz güneşinin altında bir ağacın gölgesine sığınmanın verdiği o tarifsiz huzuru düşünün. Gölge, ışığın yorucu ve bazen acımasız varlığından kaçıp dinlenebildiğimiz, kendimizle baş başa kalabildiğimiz bir dinlenme alanıdır. Sanatçılar için bir ilham, âşıklar için bir sırdaş, düşünürler için bir tekekkür mekânıdır. Her şeyin apaçık ve görünür olduğu aydınlığın aksine; gölge, hayal gücüne, gizeme ve olasılıklara yer bırakır.
Bizler, sadece ışıktan ibaret varlıklar değiliz. Biz, ışığımız ve gölgemiz arasında sürekli dans eden, bu ikilinin geriliminden ve uyumundan doğan varlıklarız. Kendi gölgemizi fark etmek, onu takip etmek ve anlamaya çalışmak, kendimize en derin yolculuklardan biridir. Çünkü en parlak ışık, ancak en koyu gölgenin yanında kendi değerini bulur. Ve bazen, gözlerimizi aydınlatan aydınlıktan yüzümüzü çevirip arkamızdaki o sessiz, koyu lekeye baktığımızda, kendimiz hakkında en şaşırtıcı gerçekleri öğrenebiliriz.
YALÇIN SEVİM
Yorum Yazın