Dünya siyasetinde bazı kavramlar vardır; kulağa hoş gelir, evrensel değerleri çağrıştırır. “Demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları”… Ancak sahaya bakıldığında, bu kavramların her zaman aynı anlamı taşımadığını görmek zor değil. Özellikle son yüzyılda yaşanan bazı gelişmeler, “demokrasi” söylemi ile “çıkar” politikaları arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Muammer Kaddafi’den Saddam Hüseyin’e, Salvador Allende’den Patrice Lumumba’ya kadar uzanan bir liste karşımıza çıkıyor. Coğrafyalar farklı, dönemler farklı… Ama sonuç çoğu zaman aynı: Devrilen yönetimler, parçalanan ülkeler, kontrol altına alınan kaynaklar.
Muhammed Musaddık petrolü millileştirmek istediğinde “demokrasi” askıya alındı.
Jacobo Árbenz kendi ülkesinde toprak reformu yapmaya kalktığında “tehdit” ilan edildi.
Kwame Nkrumah bağımsız bir Afrika hayali kurduğunda ise sahneye darbeler çıktı.
Peki gerçekten mesele demokrasi miydi?
Eğer öyle olsaydı, seçimle iş başına gelen Salvador Allende neden bir askeri darbeyle devrildi?
Eğer insan haklarıysa konu, Patrice Lumumba gibi bir liderin acımasızca ortadan kaldırılmasına kimler göz yumdu?
Eğer özgürlükse hedef, neden müdahale edilen ülkelerin çoğu uzun yıllar istikrarsızlık ve iç çatışmalarla baş başa kaldı?
Bu soruların cevabı çoğu zaman aynı noktaya çıkıyor:
Enerji, madenler, jeopolitik konum…
Kısacası güç ve çıkar dengesi.
Bugün dünya düzenine baktığımızda, “demokrasi ihracı” söyleminin çoğu zaman ekonomik ve stratejik hedeflerle iç içe geçtiğini görmek zor değil. Petrolün olduğu yerde savaşın, zengin madenlerin olduğu yerde müdahalenin eksik olmaması tesadüf mü? Yoksa bu, küresel sistemin yazılı olmayan kuralı mı?
Elbette hiçbir ülke, hiçbir lider masum değildir.
Her dönemin kendi iç dinamikleri, hataları ve gerçekleri vardır.
Ancak şu da bir gerçek ki; güçlü olanın “demokrasi” tanımı ile zayıf olanın yaşadığı gerçeklik çoğu zaman örtüşmüyor.
Sonuçta geriye şu soru kalıyor:
Demokrasi gerçekten halkların iradesini mi temsil ediyor, yoksa küresel güçlerin çıkarlarını meşrulaştıran bir araç olarak mı kullanılıyor?
Belki de artık bu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir.
Batı Müdahaleleri ve Tartışmalı Liderlerin Sonu
Son yıllarda sosyal medyada sıkça paylaşılan içeriklerde, farklı ülkelerde görev yapmış bazı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da tasfiye edilmesi ortak bir çerçevede ele alınıyor. Bu anlatılarda, söz konusu gelişmelerin arkasında çoğu zaman Batılı ülkelerin siyasi ve ekonomik çıkarlarının bulunduğu iddia ediliyor. İşte bu çerçevede öne çıkan bazı isimler ve yaşananlar:
1. Muammer Kaddafi (Libya)
2011 yılında Arap Baharı sürecinde Libya’da iç savaş patlak verdi. Kaddafi, NATO destekli muhalif güçler tarafından yakalandı ve öldürüldü.
İddialara göre Kaddafi’nin Afrika’da “Altın Dinar” projesiyle dolar sistemine alternatif arayışı, hedef haline gelmesinde etkili oldu.
2. Saddam Hüseyin (Irak)
2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında yakalandı. 2006’da “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yargılanarak idam edildi.
Bazı yorumlara göre Irak’ın zengin petrol rezervleri bu sürecin temel nedenlerinden biriydi.
3. Ngô Đình Diệm (Vietnam)
Güney Vietnam Devlet Başkanı olan Diem, 1963 yılında ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi. Kardeşiyle birlikte yakalanarak öldürüldü.
4. Muhammed Musaddık (İran)
İran petrolünü millileştirmesi sonrası 1953 yılında Ajax Operasyonu ile devrildi. Hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirdi.
5. Jacobo Árbenz (Guatemala)
1954 yılında ABD’li şirketlerin çıkarlarını zedeleyen toprak reformları nedeniyle CIA destekli bir darbeyle görevden uzaklaştırıldı.
6. Patrice Lumumba (Kongo)
Ülkesinin doğal kaynaklarını millileştirme girişimleri sonrası 1961’de suikast sonucu öldürüldü. Cesedinin yok edildiği biliniyor.
7. Che Guevara (Küba/Bolivya)
Küba Devrimi’nin önde gelen isimlerinden biri olan Guevara, devrimi Latin Amerika’ya yayma çabaları sırasında 1967’de Bolivya’da yakalandı ve öldürüldü.
8. Salvador Allende (Şili)
Seçimle iş başına gelen ilk sosyalist liderlerden biri olan Allende, 11 Eylül 1973’te General Augusto Pinochet öncülüğünde gerçekleşen darbe sırasında hayatını kaybetti.
9. Kwame Nkrumah (Gana)
Pan-Afrikanizm’in önemli savunucularından olan Nkrumah, 1966’da yurtdışındayken darbeyle devrildi ve sürgünde yaşamını yitirdi.
10. Hudson Austin (Grenada)
1983’te darbe sonrası yönetime geldi. Aynı yıl ABD, “Amerikan vatandaşlarını koruma” ve “Sovyet etkisini önleme” gerekçesiyle Grenada’yı işgal etti. Austin tutuklandı.
Genel Değerlendirme:
Bu olaylar tarihsel olarak farklı bağlamlarda gerçekleşmiş olsa da, bazı anlatılarda ortak bir tema öne çıkar: Doğal kaynaklar, ekonomik bağımsızlık girişimleri ve jeopolitik çıkarlar. Ancak bu tür iddiaların tamamı tarihçiler arasında tartışmalıdır ve her olay kendi özgün koşulları içinde değerlendirilmelidir.
Yorum Yazın