Karadeniz; yeşilin binbir tonunu taşıyan ormanları, sisin arasından yükselen yaylaları, coşkuyla akan dereleri ve toprağına bağlı insanlarıyla bir yaşam kültürüdür.
Bugün bu kültür büyük bir sınavdan geçiyor.
Bir yanda “kalkınma” adı altında doğayı tüketen anlayış, diğer yanda yaşam alanlarını korumaya çalışan halk… Yıllardır Karadeniz’in birçok noktasında aynı mücadele yaşanıyor. Ordu’dan Artvin’e, Giresun’dan Rize’ye kadar insanlar sadece ağaçlarını değil; suyunu, toprağını, geçmişini ve geleceğini savunuyor.
Çünkü Karadeniz insanı bilir ki doğa yok olursa yaşam da yok olur.
Bir dere kuruduğunda yalnızca su eksilmez; tarım biter, üretim biter, göç başlar. Bir yayla tahrip edildiğinde sadece toprak zarar görmez; kültür yok olur, anılar yok olur. Bugün Perşembe Yaylası’nda, Ordu’nun dağlarında ve birçok bölgede verilen mücadele aslında çocuklarımızın yarınını koruma mücadelesidir.
Bizler kalkınmaya karşı değiliz. Ancak doğayı yok ederek yapılan hiçbir yatırım gerçek kalkınma değildir. Çünkü gerçek zenginlik altındaki maden değil, üstündeki yaşamdır. Ormanıdır, suyudur, havasıdır, üretimidir.

Karadeniz’in insanı yüzyıllardır doğayla kavga etmeden yaşamayı öğrendi. Yaylasını korudu, ormanına sahip çıktı, toprağına emek verdi. Şimdi aynı sorumluluk hepimizin omzundadır.
Bugün çevreyi savunmak sadece bir doğa meselesi değildir; vicdan meselesidir. Bu mücadele siyasi değil, yaşamsal bir mücadeledir. Çünkü mesele sadece bugünü değil, gelecek kuşakların yaşayacağı ülkeyi belirlemektedir.
Unutulmamalıdır ki;
Orman giderse yağmur gider.
Su giderse hayat gider.
Doğa susarsa insan da susar.
Bu nedenle Karadeniz’in sesine kulak vermek zorundayız. Bugün sessiz kalırsak yarın çocuklarımıza anlatacak bir doğa bırakamayabiliriz.
Doğayı korumak; memleketi korumaktır.
Karadeniz’e sahip çıkmak ise geleceğe sahip çıkmaktır.
Yorum Yazın