Yağmurlar Köyü’nden Yeşilce’ye Uzanan Umutun, Direnişin ve Kaybın Hikâyesi olrak görüyorum
Sabahın ilk ışıkları daha dağların ardından süzülmeden uyanırdı köy. Sis, dere boylarından ağır ağır yükselirken, toprak henüz gecenin serinliğini bırakmamış olurdu. Yağmurlar Köyü’nün dar patikalarında yürüyen çocuk ayaklarının sesi, aslında bir coğrafyanın kaderine doğru atılan adımlardı. O çocuklardan biri de bendim.
Ortaokula gitmek için her gün Yeşilce’ye yürürdüm. Yol uzundu ama umut daha uzundu. Ayağım çamura batsa da aklım hep ilerideydi. Çünkü o yolun sonunda sadece bir okul değil, bir gelecek vardı. Ve o geleceğin hemen yanı başında yükselen, dumanı tüten, sesi köyleri aşan bir yapı vardı: Süt fabrikası…
Biz o zamanlar ona sadece “fabrika” derdik. Ne kooperatifin anlamını bilirdik ne de arkasındaki örgütlü emeğin değerini. Ama şunu bilirdik: Orada bir şey oluyordu. Köylerden gelen traktörler, bidonlar dolusu sütle kapıya yanaşıyor, içeride makineler hiç durmadan çalışıyor, beyaz köpükler kazanlardan taşar gibi oluyordu. O görüntü, çocuk gözlerimizde bir mucizeydi.
Babam da o fabrikanın ortaklarından biriydi. Akşamları soba başında konuşulanlar, sadece günlük geçim derdi değildi artık. Konuşulan şey, değişimdi. “Bu iş büyürse…” diye başlayan cümleler, köyün kaderini yeniden yazma umuduyla devam ederdi. Kimse açıkça söylemese de herkes biliyordu: Bu fabrika sadece süt işlemiyordu, bir zihniyet değiştiriyordu.
Köylü ilk kez kendi ürettiğinin değerini belirleme cesareti gösteriyordu. İlk kez “başkasının verdiğine razı olmak” yerine “kendi emeğinin karşılığını almak” istiyordu. Bu, sadece ekonomik bir dönüşüm değildi; bu, bir kimlik meselesiydi. Anadolu insanı, yüzyıllardır süren edilgenliğini kırmaya çalışıyordu.
Ama her değişim, bir direnişi de beraberinde getirir.
O yıllarda ülkenin yönetim anlayışı, kalkınmayı merkezde toplamak üzerine kuruluydu. Yerelin güçlenmesi, özellikle de köylünün bilinçlenmesi, istenmeyen bir durumdu. Çünkü bilinçlenen insan, sorgulardı. Sorgulayan insan ise kolay yönlendirilemezdi.
İşte bu yüzden, Yeşilce’deki o fabrikanın hikâyesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasiydi.
Önce küçük şeyler oldu. Süt toplama ağında aksaklıklar başladı. “Yol bozuk”, “araç yok”, “yarın alınır” gibi bahaneler arttı. Sonra dedikodular yayıldı: “Fabrika batacakmış…”, “Ortaklar zarar edecekmiş…”, “Devlet destek vermeyecekmiş…” Köylerde güvensizlik büyütüldü.
Ardından bürokrasi devreye girdi. Evraklar, izinler, denetimler… Her biri birer engel gibi fabrikanın önüne dizildi. Kooperatifin nefesi daraltıldı. Süt akışı kesildi. Üretim yavaşladı. Ve bir gün, o makinelerin sesi sustu.
O gün sadece bir fabrikanın kapısı kapanmadı. O gün, bir hayalin kapısı kapandı.
Köylerde traktör sesleri azaldı. Ahırlar boşalmaya başladı. Gençler “burada gelecek yok” diyerek şehirlere gitmeye başladı. İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in kenar mahallelerinde yeni hayatlar kuruldu ama o hayatlar çoğu zaman bir zorunluluğun ürünüydü.
Göç, sadece mekânsal bir değişim değildir. Göç, aynı zamanda bir kopuştur. Topraktan, geçmişten, kimlikten kopuştur.
Eğer o fabrika yaşasaydı…
Bugün Mesudiye köyleri boşalmayacaktı.
Yeşilce, sadece bir kasaba değil, bir üretim merkezi olacaktı.
Gençler, büyük şehirlerin beton duvarları arasında değil, kendi toprağında kök salacaktı.
Hayvancılık gelişecek, tarım modernleşecek, yerel ekonomi güçlenecekti.
Belki de bugün o bölge, Türkiye’nin kırsal kalkınma modeli olarak gösterilecekti.
Ama olmadı.
Çünkü bu bir “olamadı” hikâyesi değil, bir “olmasına izin verilmedi” hikâyesidir.
Bugün o eski fabrikanın yerinde rüzgar esiyor. Duvarlar yıkılmış, makineler paslanmış, sesler susmuş… Ama o sessizlik, aslında çok şey anlatıyor. O sessizlikte, bastırılmış umutlar, yarım kalmış hayaller ve kaybedilmiş bir gelecek var.
Oysa bir zamanlar orada, süt kazanlarında kaynayan sadece süt değildi.
Orada bir halkın onuru kaynıyordu.
Orada bir toplumun ayağa kalkma iradesi vardı.
“Gülpınar Tarımsal Kalkınma Kooperatifi”…
Bu isim, bir tabela olmanın ötesindeydi.
Bir direnişti.
Bir hayaldi.
Bir ihtimaldi.
Ve o ihtimal, yok edildi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha net görüyoruz:
Kalkınma, sadece yollar yapmakla, binalar dikmekle olmaz.
Kalkınma, insanın kendi emeğine sahip çıkmasıyla olur.
Kalkınma, yerelin güçlenmesiyle olur.
Kalkınma, köylünün üretimde kalmasıyla olur.
Bir fabrikanın kapanması, bazen bir ülkenin yönünü değiştirir.
Yeşilce’de kapanan o kapı, aslında Anadolu’nun birçok yerinde kapanan kapıların bir simgesidir.
Ve bugün hâlâ aynı soruyla karşı karşıyayız:
Geçmişte yapılan hatalardan ders alacak mıyız, yoksa aynı hikâyeyi yeniden mi yaşayacağız?
Çünkü o beyaz düş, hâlâ bir yerlerde yeniden kurulmayı bekliyor…
SONUÇ: Sessizliğin Vebali
Bugün Yeşilce'deki orta okul da yok binasının yanından geçerken duyulan tek şey rüzgarın uğultusudur. Oysa orada bir zamanlar babalarımızın umudu, çocuklarımızın geleceği ve bir ülkenin gerçek kalkınma formülü vardı. Siyasi hırslar uğruna feda edilen o fabrika, bugün Anadolu’nun neden hala göç verdiğinin, neden hala üretimden koptuğunun en acı kanıtıdır.
"GÜLPINAR TARIMSAL KALKINMA KOOPERATİFİ", bir dönem sadece süt işlemedi; o dönem bir kuşağa hayal kurmayı öğretti. O hayali yıkanlar ise, koca bir coğrafyayı ıssızlığa mahkum ettiler.
Yorumlar
Şadan Ünal
Şadan Ünal
Şadan Ünal