Kamu malı…
Adı üstünde, kamunun. Yani halkın. Hepimizin.Ancak son yıllarda ortaya çıkan uygulamalar, bu kadar açık bir tanımın bile tartışmalı hale geldiğini gösteriyor.
Bugün özellikle belediyelerin elindeki tapulu araziler, sosyal tesisler ve gelir getirici varlıklar, çeşitli vakıf ve derneklere devrediliyor ya da uzun süreli tahsislerle kullanıma açılıyor. Kağıt üzerinde “kamu hizmeti” gerekçesiyle yapılan bu işlemler, gerçekte çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor:
Bu bir hizmet modeli mi, yoksa kamu varlıklarının el değiştirmesinin farklı bir yolu mu?
Çünkü mesele yalnızca mülkiyet değildir.
Asıl mesele, o mülkiyetin kim tarafından kontrol edildiği ve kimin yararına kullanıldığıdır.
Belediyeler seçimle gelir, seçimle gider.
Sandık iradesi değişimi mümkün kılar.
Ama vakıflar üzerinden kurulan yapılar çoğu zaman bu değişimin dışında kalır. Bu nedenle kamu mallarının vakıflara devri, basit bir idari işlem olmanın ötesinde, siyasi ve yapısal bir strateji olarak da değerlendirilmektedir.
Bir yandan “belediyelerin yükü hafifletiliyor” deniliyor.
Diğer yandan milyonlarca liralık değerler, sembolik bedellerle uzun yıllar boyunca belirli yapıların kullanımına bırakılıyor.
Bu noktada sormak kaçınılmazdır:
Bu bir tasarruf mu, yoksa örtülü bir kaynak aktarımı mı?
Daha da önemlisi, bu uygulamalar zamanla yalnızca ekonomik değil, güç ve kontrol meselesine dönüşmüş durumda.
İktidar cephesinden bakıldığında; bu tür devirlerin etki alanını kalıcı hale getirme amacı taşıdığı yönünde eleştiriler yapılırken,
muhalefet cephesinden ise merkezi politikalar ve çeşitli uygulamalarla belediyelerin gelir kaynaklarının daraltıldığı, hizmet üretme kapasitelerinin zayıflatıldığı yönünde ciddi iddialar dile getiriliyor.
Ortaya çıkan tablo nettir:
Kamu malı üzerinden bir güç mücadelesi yaşanmaktadır.
Ve bu mücadelenin bedelini ödeyen, ne yazık ki doğrudan vatandaştır.
Çünkü belediyelerin elinden çıkan her gelir kaynağı, her sosyal tesis, her arazi; halka sunulacak hizmetin azalması anlamına gelir. Daha az kreş, daha az sosyal alan, daha az kültürel hizmet…
Üstelik bu süreçlerin önemli bir kısmı şeffaf değildir.
İhale mekanizmaları sınırlı, rekabet zayıf, denetim ise çoğu zaman yetersizdir.
Oysa kamu malı dediğimiz şey; en yüksek düzeyde şeffaflık, hesap verebilirlik ve eşitlik ilkeleriyle yönetilmek zorundadır. Çünkü o mal, bir grubun değil; bir toplumun ortak hakkıdır.
Bugün gelinen noktada asıl tartışma şudur:
Kamu malı gerçekten kamu için mi kullanılıyor, yoksa belirli yapılar üzerinden yeniden mi paylaştırılıyor?
Bu soruya verilecek dürüst cevap, yalnızca bugünü değil, geleceğin kamu yönetimi anlayışını da belirleyecektir.
Bu tartışmanın en can alıcı noktası ise şurada yatıyor:
Belediyeye ait bir hizmet alanı, doğası gereği tüm halka eşit mesafededir.
Kimliği, görüşü, yaşam tarzı ne olursa olsun herkes o hizmetten yararlanma hakkına sahiptir. Çünkü belediye, halkın oyuyla seçilir ve doğrudan halka karşı sorumludur.
Ancak aynı alan bir vakfa devredildiğinde, işin doğası değişir.
Vakıflar elbette hukuki yapılardır; fakat yönetimleri, öncelikleri ve hizmet anlayışları, onları yönetenlerin bakış açısıyla şekillenir. Bu da çoğu zaman bu alanların fiilen daha sınırlı bir kesimin kullanımına açılması sonucunu doğurur.
Yani kağıt üzerinde “kamuya hizmet” sürüyor gibi görünse de, pratikte:
eşit erişim zayıflar, kapsayıcılık daralır.
Belediye eliyle sunulan hizmet;
kamusal, eşit ve denetlenebilir bir hizmettir.
Vakıf üzerinden yürütülen hizmet ise çoğu zaman;
belirli bir anlayışın, belirli bir çevrenin ve o yapıyı yönetenlerin önceliklerine göre şekillenir.
İşte bu yüzden mesele yalnızca bir “devir” meselesi değildir.
Bu, aynı zamanda kamusal hakkın niteliğinin değişmesi meselesidir.
Unutulmamalıdır ki;
kamu malları üzerinde yapılan her işlem sadece hukuki uygunlukla değil, aynı zamanda şu sorularla da değerlendirilmelidir:
- Gerçekten kamu yararı sağlanıyor mu?
- Süreçler şeffaf ve denetlenebilir mi?
- Toplumun tamamı bu hizmetten eşit şekilde faydalanabiliyor mu?
Çünkü kamu malı;
ne bir kurumun,
ne bir yönetimin,
ne de belirli yapıların mülküdür.
Kamu malı, doğrudan doğruya halkın ortak hakkıdır.
Bu nedenle, kamu malları üzerinde yapılan her tasarrufun yalnızca hukuken değil;
toplumsal olarak da meşru, adil ve denetlenebilir olması şarttır.
Aksi halde tartışma büyür, güven zedelenir ve en önemlisi;
kamu adına yönetilen değerler, kamuya rağmen kullanılır hale gelir.
Yorum Yazın