Hayat ırmağında yalnızca bir kez yıkanacağımızı unutmadan yaşarsak, her tercihimizin ve her tavrımızın ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavrarız. İnsan, ömrü boyunca emek verir, mücadele eder, bedeller öder ve sonunda kendine ait bir yer edinir. Kazanmak kadar kazanılanı korumak da insan doğasının temel eğilimlerinden biridir. Ne var ki bu koruma arzusu bazen öyle bir noktaya ulaşır ki, insanı en büyük erdemlerinden uzaklaştıran bir korkuya dönüşebilir.
İşte ihanet çoğu zaman tam da bu noktada başlar.
İnsan, elde ettiği makamı, itibarı, serveti, güvenliği ya da sosyal çevreyi kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında, çoğu zaman sahip olmadığı şeylerin peşinden koşarken gösterdiği cesareti gösteremez. Çünkü insanın mücadele dönemindeki cesareti ile sahip olduklarını koruma dönemindeki korkuları aynı değildir.
Tedbir erdemdir; ancak korkunun yönettiği tedbir zamanla teslimiyete dönüşür.
Tarih boyunca yaşanan birçok ihanetin temelinde açgözlülükten çok kaybetme korkusu vardır. İnsanlar bazen sahip olduklarını koruyabilmek için doğrularından uzaklaşmış, vicdanlarının sesini kısmış ve ilkelerini ertelemiştir. Başlangıçta önemsiz görünen tavizler zamanla karakterin aşınmasına dönüşür. Önce insan kendi hakikatine ihanet eder. Sonra sustuğu her yanlış, görmezden geldiği her haksızlık ve savunamadığı her değer onu biraz daha kendisinden uzaklaştırır.
Oysa insanın en büyük kaybı, dışarıda kaybettikleri değil, içeride yitirdikleridir.
Bir makam yeniden elde edilebilir. Servet yeniden kazanılabilir. Kaybedilen itibar bile zamanla onarılabilir. Ancak insanın kendi vicdanında mahkûm olması, bütün bunlardan daha ağır bir bedeldir. Çünkü dış dünyada korunan her şey, iç dünyada kaybedilen onur ve özsaygının yanında anlamını yitirir.
Bu durum yalnızca bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Bir toplumun fertleri elde ettikleri ayrıcalıkları kaybetmemek adına haksızlıklar karşısında sessiz kalmaya başladığında, önce adalet duygusu zayıflar. Ardından korku sıradanlaşır. Korkunun sıradanlaştığı yerde ise ihanet olağanlaşır.
Böyle dönemlerde insanlar yanlışın karşısında durmak yerine, yalnızca yanlışın yanında görünmemeyi yeterli görürler. Oysa tarafsızlık ile suskunluk aynı şey değildir. Tarihin bazı anlarında susmak, yapılan yanlışa dolaylı ortaklık anlamına gelir.
Gerçek sadakat ve gerçek karakter, şartların rahat olduğu zamanlarda değil; kaybetme riski ortaya çıktığında kendini gösterir. İnsan ancak bir bedel ödemeyi göze alabildiğinde değerlerine ne kadar bağlı olduğunu ortaya koyabilir. Çünkü erdem, kazanımların gölgesinde değil, onları kaybetme ihtimalinin karşısında anlam kazanır.
Sonuç olarak, kazanımlarını kaybetme korkusu son derece insani ve anlaşılabilir bir duygudur. Ancak bu korkunun insanı ihanete sürüklemesine izin vermek, elde edilen bütün başarıları anlamsızlaştırır. Tarih, sahip olduklarını korumak için değerlerinden vazgeçenleri değil; değerlerini korumak için gerektiğinde sahip olduklarından vazgeçebilenleri hatırlar.
Kazanımlar insanı zenginleştirir; fakat değerler insanı insan yapar.
Yorum Yazın