İnsanlığın belki de en eski savaşı zamana karşı verilmiştir. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren kaybetmeye mahkûm olduğunu bilen tek canlıdır. Gençliğini, sevdiklerini, anılarını ve sonunda kendisini. Her şey zamanın önünde yavaş yavaş çözülür. Buna rağmen insanın asıl dikkat çekici yanı, bu yenilgiyi kabul ederek yaşaması değil; yenileceğini bile bile direnmesidir.
Aslında bütün medeniyetler biraz da zamanın silici etkisine karşı kurulmuştur. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimden bugünün dijital arşivlerine kadar insanın yaptığı her şey aynı cümleyi taşır: “Ben vardım.” Bir şairin yazdığı şiir, bir annenin çocuğuna anlattığı masal, yıllar sonra okunmak üzere saklanan bir mektup. Bunların hepsi zamanın unutkanlığına karşı bırakılmış küçük işaretlerdir.
Çünkü insan zamanı durduramaz; ama ona anlam yükleyebilir. Aynı bir dakika, bir insan için sıradan bir an iken başka biri için hayatını değiştiren bir kırılma olabilir. Bir saniye bazen ömür boyu sürecek bir acıya dönüşür, bazen de insanı yıllarca ayakta tutacak bir mutluluğa. Demek ki zamanın gerçek ölçüsü saatler değil, insanın ona yüklediği anlamdır.
Bugün modern dünya bu mücadeleyi daha görünür hâle getirdi. Telefonlarımız binlerce fotoğrafla dolu. Sürekli kayıt alıyor, saklıyor, depoluyoruz. Çünkü unutmak istemiyoruz. Daha doğrusu unutulmaktan korkuyoruz. Sosyal medya bile biraz bunun üzerine kurulu: görünür kalmak, kaybolmamak, birilerinin zihninde yaşamaya devam etmek.
Bilim insan ömrünü uzatmaya çalışıyor, estetik yaşlanmayı geciktiriyor, teknoloji anıları sonsuza kadar saklayabileceğini iddia ediyor. Ama bütün bu çabanın altında aynı korku yatıyor: geçip gitmek.
Belki de insanın trajedisi burada başlıyor. Zamanı durduramayacağını bilir ama yine de her gün ona karşı bir şey üretir. Yazar, sever, inşa eder, hayal kurar. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değildir; yaşadığını anlamlandırmak isteyen bir varlıktır.
Ve belki de gerçek ölümsüzlük, bedenen sonsuza kadar yaşamak değil; bir başkasının hafızasında iz bırakabilmektir.
Yorum Yazın