Valla kardeş, şöyle bir geriye dönüp bakınca insana "Biz ne yaşadık be!" dedirtiyor. Hani herkes sanıyor ki 12 Eylül 1980’de sadece askerler geldi, Meclis’in kapısına kilidi vurdu, siyasetçileri adaya gönderdi, oldu bitti… Yahu o işin sadece görünen yüzü, makyajı!
Asıl mesele başka. O dönem bir "24 Ocak Kararları" getirdiler, hatırlar mısın? "Artık devleti kenara çekeceğiz, piyasa ne derse o olacak, milleti dışarıya açacağız" dediler. Ama bu patronların, zenginlerin istediği düzeni bu gariban millete, o zamanın güçlü sendikalarına, hakkını arayan işçisine normalde kabul ettirebilir misin? Ettiremezsin! İşte 12 Eylül darbesi sırf bu yüzden geldi. Grevleri bir gecede bıçak gibi kestiler, işçinin, garibanın gırtlağına çöktüler, milleti darmadağın ettiler. Yani anlayacağın; patronlar pastayı rahatça yesin diye milletin elindeki çatalı, kaşığı zorla topladılar.
İşin daha da garip tarafı var… Bunlar bir yandan solcunun, vatanını seven okumuş gencin, hakkını arayanın tepesine binerken, öte yandan memlekette "yeşil" bir hava estirmeye başladılar. Rahmetli Uğur Mumcu az yazmadı bunları! Suudi’nin, Amerikalının Aramco şirketinin paralarıyla beslenen Rabıta diye bir örgüt vardı. Bizim cunta ne yaptı biliyor musun? Devletin hocalarını, memurlarını tuttu bu Rabıta’nın parasıyla Almanya’ya, yurt dışına gönderdi. Oradaki gurbetçilerimiz yalnız kalmasın, hak aramasın, dinle imanla uyutulsun diye Tüm tarikatlara yol verdiler. Yurt dışındaki Almancıyı Rabıta’nın parasıyla fonlanan yapılara teslim ettiler.
Yurt içinde de durum farklı değildi. Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) gibi yerleri el üstünde tuttular. Bugün devleti yöneten, senelerdir tepemizde olan kadroların, bakanların, cumhurbaşkanlarının yolu hep oradan geçti. Solu tırpanladılar, meydanı bunlara bıraktılar. Ekilen o tohumlar büyüdü, boy attı, bugün koca bir ağaç oldu.
Gelelim bugüne… O gün kurulan bu vesayet zihniyeti bugün biçim değiştirip aynen devam ediyor. Bak etrafına: Muhalefetten seçilen belediye başkanlarına, meclis üyelerine yapılanları görmüyor musun? İktidarın ve AKP liderinin talimatıyla devletin kurumları muhalefet belediyelerinin üstüne salınıyor, mali kaynaklar kesiliyor, her taraftan bir sıkıştırma politikası uygulanıyor. Adeta başkanların kulağına şunu fısıldıyorlar: "Ya tıpış tıpış bizim partimize geçersin ya da bir sabah operasyonuyla gözaltına alınırsın. Sen hele bir içeri gir, suçunu biz sen içeride yatarken kılıfına uydururuz. Seçim sonuna kadar da oraya halkın iradesini değil, bizi temsil edecek bir başkan vekili atarız!" İşte bu anlayış, halkın sandıktaki iradesine alenen el koymaktır. E şimdi söylesene kardeş; silahla, tankla yapılan darbe ile devlet gücünü arkana alıp halkın seçtiği iradeyi gasbetmek arasında ne fark var? Bu yaşananlar 12 Eylül’ün modern, sivil kılığa bürünmüş başka bir versiyonu değil de nedir?
En acısı da ne biliyor musun? Bizim insanımızın kafasını değiştirdiler. Eskiden mahallede dayanışma vardı, komşu komşunun hakkını arardı, işçi sendikasına sahip çıkardı, "yurttaştık" biz yahu! Şimdi ne yaptılar? Bizi birer "müşteri", sadece sandıktan sandığa hatırlanan birer "seçmen" yaptılar. Demokrasi dedikleri şeyi de beş senede bir atılan, sonrasında da hiçe sayılan bir pusuladan ibaret kıldılar.
Yani demem o ki; 12 Eylül sadece o günün gençlerini asmadı, bu milletin geleceğini, aşını, ekmeğini, iradesini ve samimiyetini astı. Bugün yaşadığımız darlık da, belediyelerin ve halk iradesinin üzerindeki bu çökme politikası da, adaletsizlik de hep o gün atılan kazıkların sonucudur. Bu düzeni değiştirmek istiyorsak, önce o gün elimizden alınan komşuluğu, hakkı, hukuku, sandığa ve hür irademize sahip çıkma becerisini yeniden hatırlamamız lazım. Başka yolu yok!
Yorum Yazın