Tarih, yalnızca yükselenlerin değil, neden çöktüklerini anlayamayanların da hikâyesidir. Devletler, kurumlar ve bireyler farklı sebeplerle başarısızlığa uğramış gibi görünse de dikkatle incelendiğinde birçok çöküşün ardında aynı üç unsurun izine rastlanır: Kişisel husumet, ideolojik katılık ve kıskançlık.
Kişisel husumet, insanın muhakeme yeteneğini zayıflatan en tehlikeli duygulardan biridir. Bir kişiye, kuruma ya da düşünceye karşı beslenen öfke ve kin, zamanla sağduyunun önüne geçer. O andan itibaren amaç gerçeği bulmak değil, karşı tarafı mağlup etmek olur. Husumetin yön verdiği kararlar adaletten uzaklaşır; kişisel hesaplar toplumsal çıkarların önüne geçer. Tarihin birçok kırılma noktasında da günlük hayatın sayısız çatışmasında da bu gerçeği görmek mümkündür. Kısacası, husumet aklı kör eder.
İkinci unsur ideolojik katılıktır. İnsan elbette bir düşünceye sahip olmalıdır; ancak düşüncenin sahibi olmakla onun esiri olmak arasında büyük fark vardır. Fikirler sorgulanabildiği ve gelişebildiği sürece değerlidir. Ne var ki, ideoloji değişmez bir dogmaya dönüştüğünde, insanın dünyaya açılan pencerelerini kapatır. Farklı görüşleri düşmanlık olarak gören, değişen şartları okuyamayan ve kendi doğrularını mutlak hakikat sayan anlayışlar, sonunda hem kendilerine hem de topluma zarar verir. Tarih, değişime direnen katı zihniyetlerin geride kaldığının sayısız örneğiyle doludur. Çünkü ideolojik katılık ufku daraltır.
Bu üçlü içinde belki de en sinsi olanı kıskançlıktır. Kıskançlık, insanı kendi hedeflerinden uzaklaştırarak başkalarının başarılarına kilitler. Oysa başkasının başarısından rahatsız olmak, onu küçültmez; yalnızca kıskanan kişinin enerjisini ve huzurunu tüketir. İş hayatında ekip ruhunu bozan, dostlukları zedeleyen ve toplumsal güveni aşındıran birçok çatışmanın temelinde bu duygu yatar. Kıskançlık üretmez; yorar. Geliştirmez; tüketir. Çünkü kıskançlık ruhu kemiren sessiz bir zehirdir.
Dahası, bu üç unsur çoğu zaman birbirini besler. Husumet kıskançlığı büyütür, kıskançlık katılığı artırır, katılık ise yeni husumetler üretir. Böylece insan, farkında olmadan kendi çöküşünün mimarı hâline gelir. Çoğu zaman bizi yıkan dışarıdan gelen tehditler değil, içimizde büyüttüğümüz zaaflardır.
Bu nedenle gerçek güç; düşman biriktirmekte değil, adaletli kalabilmektedir. Gerçek olgunluk; farklı fikirlere tahammül gösterebilmekte, gerçek erdem ise başkalarının başarılarından rahatsız olmak yerine onlardan ders çıkarabilmektedir. Husumetin yerine adaleti, katılığın yerine aklı ve kıskançlığın yerine erdemi koyabilen insanlar yalnızca kendilerini değil, içinde yaşadıkları toplumu da yükseltirler.
Unutulmamalıdır ki insanı yücelten değerler ne kadar evrenselse, onu çöküşe sürükleyen sebepler de o kadar ortaktır. Tarih değişir, zaman değişir, şartlar değişir; fakat insanı ayakta tutan da yıkan da çoğu zaman kendi karakteridir.
Yorum Yazın