Hayatın bazı dönemleri vardır; insan artık yaşadığı yılları değil, hayatından eksilen insanları saymaya başlar.
Gençken zaman önümüzde uzayıp giden büyük bir yol gibidir. Geleceğe bakar, yarınları düşünür, yeni dostluklar kurar, yeni hayallerin peşinden gideriz. Yaş ilerledikçe ise insanın bakışı yavaş yavaş geçmişe döner.
Çocukluğumuzun sokakları, okul sıralarımız, mahallemiz, komşularımız, aile sofralarımız, dostlarımız ve birlikte yaşadığımız güzel günler daha da anlam kazanır.
Çünkü insan zamanla şunu fark eder:
Bazı insanlar yalnızca hayatımızda yer almamıştır; hayatımıza tanıklık etmiştir. Onlar bizim çocukluğumuzu bilir. Gençliğimizi bilir. İlk heyecanlarımızı, ilk başarısızlıklarımızı, ilk sevinçlerimizi, ilk acılarımızı bilir. Biz daha makamın, mevkinin, unvanın veya ekonomik gücün ne olduğunu bilmeden önce kim olduğumuzu bilir.
Bu yüzden bazı insanların kaybı, yalnızca bir insanın kaybı değildir. Bir hatıranın, bir dönemin, bir mahallenin, bir arkadaşlığın ve bazen kendi geçmişimizin bir parçasının kaybıdır.
“Ben Burada Akran Yetimiyim…”
Yıllar önce, Topçam Belediye Başkanı merhum Enver Köleoğlu ile Mesudiye'deki işyerinde sohbet ediyorduk. Kendisine, “Enver Başkanım, nasılsınız, nasıl gidiyor? Eski günler nasıl?” diye sorduğumda verdiği cevap hâlâ hafızamda:
“Nasıl olayım? Ben burada akran yetimiyim… Arkadaş yetimiyim.” O gün bu sözün anlamını elbette hissetmiştim. Fakat insan yaş aldıkça bazı cümleleri daha iyi anlıyor. Geçtiğimiz günlerde Mesudiye Kurultayı için gittiğimizde, Enver Başkan'la yıllar önce sohbet ettiğim işyerinin, adeta bir Çepni tabiriyle “sohbet ocağına” dönüşmüş olduğunu gördüm.
Merhum Enver Başkan'ın oğlu Erbay Köleoğlu ile Çay ocağında sohbet ederken, geçmişte Mesudiye'ye her gelişimde ziyaret ettiğim Enver Başkan ve yaptığımız o eski sohbet yeniden aklıma geldi. Bir anda yıllar önce söylediği o cümle zihnimde yankılandı:
“Ben burada akran yetimiyim…”
Oysa bugün daha iyi anlıyorum.
Akran yetimliği, yalnızca aynı yaşta insanların azalması değildir. Akran yetimliği, insanın kendi geçmişine tanıklık eden insanların azalmasıdır.
Birlikte büyüdüğünüz insanların birer birer eksilmesidir. Aynı okulda okuduğunuz arkadaşların artık yanınızda olmamasıdır. Aynı sokakta top oynadığınız çocukluk arkadaşlarınızın o sokaklarda görünmemesidir. Aynı sofrada oturduğunuz insanların sandalyelerinin boş kalmasıdır. Bir zamanlar sık sık aradığınız bazı telefon numaralarının artık hiç aranamayacak olmasıdır.
Aile Sadece Aynı Soyadı Taşımak Değildir
Eskiden aile kavramının sınırları bugünkünden çok daha genişti. Aile yalnızca anne, baba ve çocuk değildi. Amca vardı. Dayı vardı. Hala vardı. Teyze vardı. Kuzenler vardı. Uzak akrabalar vardı. Ve bütün bunların ötesinde, aile gibi görülen komşular vardı.
Bir evde hastalık varsa komşular bilirdi. Bir evde düğün varsa bütün mahalle hazırlanırdı. Bir cenaze olduğunda kapılar açılır, sofralar kurulur, acı birlikte paylaşılırdı.
Çocuklar yalnızca kendi anne babalarının değil, mahallenin çocuklarıydı. Bir büyüğün yaptığı uyarı bütün çocuklar için geçerliydi. Bir çocuğun başarısı mahallenin ortak sevinciydi. Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin adını bilmediği bir dünyaya doğru ilerliyoruz.
Telefonlarımızda yüzlerce isim, sosyal medyada binlerce arkadaşımız olabilir. Ama insanın gerçek yalnızlığı, telefonunda kaç kişinin kayıtlı olduğuyla değil, zor gününde kapısını kaç kişinin çalacağıyla ölçülür.
Komşuluk Bir Kültürdü
Komşuluk yalnızca yan yana yaşamak değildi. Bir kültürdü. Bir tabak yemeği paylaşmaktı. Bir fincan kahveyi birlikte içmekti. Hastanın halini sormaktı. Yaşlının kapısını çalmaktı. Çocuğun başını okşamaktı. Düğünde el ele vermek, cenazede omuz omuza durmaktı. Komşuluk, insanın yalnız olmadığını hissetmesiydi.
Modern hayat bize daha fazla konfor sunarken bazı sosyal bağlarımızı da zayıflattı. Apartmanlarımız büyüdü, şehirler kalabalıklaştı, iletişim araçlarımız çoğaldı; fakat yüz yüze ilişkilerimiz azaldı.
Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bir toplum ortaya çıktı.
Arkadaşlık, Birlikte Yaşanmış Zamandır Gerçek arkadaşlık yalnızca birlikte eğlenmek değildir. Arkadaşlık, birlikte yaşanmış zamandır. Bir okul sırasının hatırasıdır. Bir Askerlik anısıdır, Bir işyerindeki ilk günün heyecanıdır. Birlikte çıkılan yolculuktur. Bir kahvehanede yapılan uzun sohbetlerdir. Bir düğünde yan yana oynamaktır. Bir cenazede birbirinin omzuna yaslanmaktır. Bir hastalıkta “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormaktır.
Bazen de hiçbir şey söylemeden yanında oturmaktır. Çünkü gerçek dostluk, insanın hayatının farklı dönemlerine tanıklık eder. Bu nedenle eski bir arkadaşla karşılaştığımızda sadece bir insanla karşılaşmayız. Kendi geçmişimizin bir parçasıyla karşılaşırız.
İnsan Bazen Geçmişinden Yetim Kalır Gençken yeni insanlarla tanışmak önemlidir. Yaş ilerledikçe ise eski insanların kıymeti anlaşılır. Çünkü yeni tanıştığınız biri sizi bugününüzden tanır. Eski dostunuz ise sizi dününüzle birlikte tanır.
Nereden geldiğinizi, hangi yollardan geçtiğinizi, hangi mücadeleleri verdiğinizi bilir. Bir cümlenizin gerisini tamamlar.
“Hatırlıyor musun?” dediğinizde hangi günü anlattığınızı hemen anlar. İşte bu nedenle bir akranımızı kaybettiğimizde yalnızca bir dostumuzu kaybetmeyiz. Kendi hayatımızın tanıklarından birini kaybederiz.
Hatıraların Da Tanıklara İhtiyacı Vardır Bir gün çocukluğunuzdan söz edersiniz. Mahallenizi anlatırsınız. Okul arkadaşlarınızı hatırlarsınız. Eski bir düğünden, bir yolculuktan, bir bayram sofrasından söz edersiniz. Fakat karşınızdaki insanların hiçbiri o günü bilmiyorsa, anlattığınız hatıra yalnızca sizin hafızanızda kalır. Oysa insan, hatıralarını paylaşabildiği ölçüde geçmişiyle bağ kurar. Bu nedenle hatıraların da tanıklara ihtiyacı vardır. Tanıklar azaldıkça insanın geçmişi sessizleşir. Belki de akran yetimliğinin en ağır tarafı budur.
Bugün Arayabiliriz, Yarın Geç Olabilir Bu nedenle birbirimizi yaşarken hatırlamalıyız. Akrabalarımızı aramalıyız. Eski arkadaşlarımızın kapısını çalmalıyız. Komşularımızın halini sormalıyız. Çocukluk arkadaşlarımızla yeniden bir sofra kurmalıyız.
Bir kahve içmeli, eski günlerden konuşmalıyız. Çünkü “Bir gün görüşürüz” dediğimiz insanların bazıları için o gün hiç gelmeyebilir. Hayatın en acı taraflarından biri de budur. Bazı vedalar, son görüşmemiz olduğunu bilmeden yaşanır. Bu yüzden mümkünse her gün birkaç akranımızı arayalım.
Sadece üç dakika bile olsa: “Nasılsın, iyi misin?” diyelim.
Belki bizim için sıradan bir telefon görüşmesidir. Ama karşımızdaki insan için o telefon, uzun zamandır beklediği bir hatırlanma duygusudur.
Üç Günlük Dünyada Birbirimizi Unutmayalım Sonuçta hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Dün geride kaldı. Yarın henüz gelmedi. Elimizde yalnızca bugün var. Öyleyse ailemizin, akrabalarımızın, dostlarımızın, komşularımızın ve akranlarımızın kıymetini bilelim.
Çünkü insanın hayatındaki en büyük zenginlik yalnızca sahip oldukları değildir. Paylaştığı sofralar, kurduğu dostluklar, yaşadığı güzel günler ve hayatına tanıklık eden insanlardır. Bir gün geriye dönüp baktığımızda makamların, paranın, eşyaların ve unvanların çoğu anlamını yitirebilir.
Ama bir dostun sesi…
Bir arkadaşın gülüşü…
Bir komşunun kapıyı çalması…
Bir aile sofrasındaki sohbet…
Çocukluk günlerinden kalan bir hatıra…
Bunlar insanın içinde yaşamaya devam eder. Bu yüzden birbirimizi kaybetmeden önce kıymetini bilelim.
Akranlarımızı arayalım. Akrabalarımızı hatırlayalım. Komşularımızın kapısını çalalım. Dostlarımızı ihmal etmeyelim. Çünkü hayatın en büyük yalnızlığı insanın çevresinde kimsenin kalmaması değildir.
Asıl yalnızlık, “Beni çocukluğumdan tanıyan kimse kalmadı” diyebilmektir.
Bir ömrün tanıkları birer birer eksilirken geriye hatıralar kalır. Ve insan o zaman anlar: Bazı insanlar hayatımızın sadece bir parçası değil, hayatımızın tanıklarıdır.
Onları yaşarken arayalım.
Yaşarken sevelim.
Yaşarken hatırlayalım.
Çünkü bazı telefonlar sustuğunda, bazı kapılar kapandığında ve bazı sandalyeler boş kaldığında insanın elinde yalnızca: “Keşke daha önce arasaydım…” demek kalır. Hüseyin Okumuş Gazeteci -Yazar -STK Yöneticisi
Yorum Yazın