Hüseyin Okumuş
Hüseyin Okumuş

Cumhuriyetin Kurucu İradesi Işığında Toplumların Yükselişi ve Çöküşü Türk Tarihinden Sosyolojik Bir İnceleme..

Yayınlanma: 22 Temmuz 2026
194836 Görüntüleme
Bir devletin gerçek gücü sahip olduğu silahlarda, servette veya nüfusta değil; adaletinde, hukukunda, eğitiminde ve insanına verdiği değerde gizlidir. Tarih, bu gerçeğin sayısız örnekleriyle doludur. Türk devlet geleneği de binlerce yıllık geçmişi boyunca gücünü yalnızca ordusundan değil, "devleti yaşat ki insan yaşasın" anlayışından almıştır.
Eski Türk devletlerinde kağan, Gök Tanrı'nın mutlak temsilcisi değil, töreye bağlı bir yöneticiydi. Töre; hükümdarın da uymak zorunda olduğu hukuk düzeniydi. Kağan adaletten ayrıldığında "kut"unu kaybettiğine inanılırdı. Bu anlayış, iktidarın sınırsız olmadığını gösteren en eski devlet geleneklerinden biridir.
Bilge Kağan, Orhun Yazıtları'nda şöyle sesleniyordu:
«"Ey Türk milleti! Kendine dön, kendine gel. Tokken açlığı, varlıklıyken yoksulluğu unutma."»
Bu sözler yalnızca bir tarihî hitap değil, aynı zamanda toplumsal hafızaya yapılmış güçlü bir uyarıdır. Çünkü tarih boyunca milletler, refah dönemlerinde hatalarını göremez hâle geldiklerinde çözülme süreci başlamıştır.
Selçuklu ve Osmanlı'nın yükseliş dönemlerinde devlet yönetiminin temelinde liyakat, ilim ve adalet bulunuyordu. Nizamülmülk'ün Siyasetname adlı eseri, yöneticilere "işi ehline vermeyi" öğütler. Fatih Sultan Mehmet, farklı din ve milletlerden insanları hukuk güvencesi altında yaşatmış; Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı adaleti Avrupa'da örnek gösterilmiştir.
Ancak Osmanlı'nın son dönemlerinde liyakatin yerini kayırmacılık, üretimin yerini borçlanma, bilimin yerini taassup almaya başladığında devletin çözülme süreci hızlanmıştır. Tarih bize, güçlü devletlerin dış saldırılar kadar içerideki adaletsizlik ve kurumsal zayıflık nedeniyle de gerileyebileceğini göstermektedir.
İşte bu tarihsel mirasın ardından Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele'yi yalnızca bir askerî zafer olarak değil, aynı zamanda bir zihniyet devrimi olarak görmüştür.
Atatürk'ün en büyük hedefi; kullardan oluşan bir toplum yerine özgür vatandaşlardan oluşan bir Cumhuriyet kurmaktı. Bu nedenle egemenliği bir kişiden alıp millete vermiştir.
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."
Bu söz yalnızca Anayasa'ya yazılmış bir cümle değil, Türk demokrasi tarihinin en büyük devrimlerinden biridir. Çünkü Cumhuriyet'in kurucu iradesi, hiçbir kişinin, zümrenin veya grubun millet iradesinin üzerinde olamayacağını ilan etmiştir.
Atatürk, aklı ve bilimi devlet yönetiminin merkezine yerleştirmiştir.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir."
Bu anlayış, toplumun kaderinin hurafelerle değil, bilimle; kör itaate değil, sorgulayan akla dayanması gerektiğini ifade eder. Bilimin sustuğu yerde dogmalar güçlenir; dogmaların güçlendiği yerde ise toplum ilerlemek yerine geriye gider.
Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biri olan laiklik, din karşıtlığı değil; devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını sağlayan hukuk ilkesidir. Atatürk, dinin siyasete araç edilmesinin hem devlete hem dine zarar vereceğini görmüş ve bu nedenle din ile devlet işlerini birbirinden ayırmıştır.
Çünkü tarih göstermiştir ki kutsal değerler siyasetin aracı hâline geldiğinde toplum kutuplaşır, din ise tartışmaların içine çekilir.
Atatürk, yöneticilerin eleştirilebilmesini demokrasinin gereği olarak görüyordu. Cumhuriyet, kişilere değil kurumlara dayalı bir devlet modeli oluşturmuştur. Devletin devamlılığı, güçlü kurumlar ve hukukun üstünlüğüyle sağlanır.
Bir toplumda eleştiren insanlar "hain", "düşman" veya "bozguncu" ilan edilmeye başlandığında, o toplum kendi denetim mekanizmasını kaybetmeye başlar. Oysa eleştiri, demokrasinin nefesidir. Farklı düşünceler susturulduğunda yalnız insanlar değil, hakikat de susturulmuş olur.
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yokluk vardı; fakat israf yoktu. Fakirlik vardı; fakat umutsuzluk yoktu. Çünkü devletin her kuruşu milletin emaneti kabul ediliyordu. Eğitimden sanayiye, tarımdan demiryollarına kadar yapılan yatırımlar, kamu kaynaklarının üretime yönlendirilmesinin sonucuydu.
Bugün de kamu malını korumak yalnız hukuki değil, ahlaki bir sorumluluktur. Devlet malı hiçbir yöneticinin değil, seksen beş milyon vatandaşın ortak emanetidir.
Atatürk, Türk gençliğine hitabında yalnızca dış tehlikelere değil, iç tehlikelere de dikkat çekmiştir. Gençliğe Hitabe'de anlatılan uyarılar; bağımsızlığın, hukukun ve Cumhuriyet'in korunmasının sürekli bir görev olduğunu hatırlatmaktadır. Bu metin, yalnızca bir tarih belgesi değil; gelecek kuşaklara bırakılmış demokratik bir sorumluluk çağrısıdır.
Türk toplumunun en büyük gücü farklılıklarıyla birlikte yaşayabilme kültürüdür. Cumhuriyet'in "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." anlayışı; etnik köken, mezhep ve yaşam tarzı ayrımı yapmaksızın ortak vatandaşlık bilincini esas alır.
Toplumun sürekli kutuplaştırılması, insanların birbirine düşman hâline getirilmesi ve farklı cemaat ya da gruplar üzerinden ayrıştırılması, ortak milli kimliği zayıflatır. Oysa Cumhuriyet'in hedefi; ayrıcalıklı sınıflar değil, eşit haklara sahip yurttaşlar oluşturmaktır.
Sonuç olarak Türk tarihinin binlerce yıllık birikimi ile Cumhuriyet'in kurucu iradesi aynı temel ilkeye işaret etmektedir: Adalet, liyakat, bilim, hukuk ve millet egemenliği.
Bunlardan biri zayıfladığında devlet yara alır; hepsi birlikte güçlendiğinde ise millet geleceğe güvenle yürür.
Bugün Cumhuriyet'i yaşatmanın yolu yalnızca onu anmak değil; onun temel ilkelerini günlük yaşamda, devlet yönetiminde ve toplumsal ilişkilerde hayata geçirmektir. Çünkü Cumhuriyet, geçmişte kazanılmış bir zafer olmanın ötesinde, her kuşağın koruması ve geliştirmesi gereken ortak bir emanettir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözü, bu anlayışın en özlü ifadesidir:
"Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir."
Cumhuriyet; adalet arayanın umudu, emeğiyle yaşayanın güvencesi, düşüncesini özgürce ifade edenin teminatı ve millet iradesinin ortak çatısıdır. Onu yaşatacak olan da yalnızca yasalar değil; adalete inanan, aklı ve bilimi rehber edinen bilinçli yurttaşlardır.Bu metin, Atatürk'ün söylemleri ve Cumhuriyet'in temel ilkeleri üzerinden tarihî ve sosyolojik bir değerlendirme sunarken, Türk devlet geleneği ile Cumhuriyet arasındaki sürekliliği vurgulamaktadır.                

Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları