İnsan bazen doğduğu köyü terk eder.
Ama doğduğu köy, insanı hiçbir zaman terk etmez.
Yıllar geçer...
Şehirler değişir...
Makamlar değişir...
Meslekler değişir...
Fakat çocukluğun geçtiği dağların kokusu, soba dumanının sıcaklığı, annenin duası ve babanın nasırlı elleri insanın ruhundan hiç silinmez.
Benim hikâyem de Karadeniz'in iç kesimlerinde, Ordu'nun Mesudiye ilçesine bağlı Yağmurlar Köyü'nde başladı.
Dağların gökyüzüne yaslandığı, sisin sabahları bütün vadileri örttüğü, yolların haritalardan çok insanların hafızasında yaşadığı bir köyde...
Bugün birçok kişi köy deyince yoksulluğu hatırlar.
Ben ise zenginliği hatırlıyorum.
Çünkü bizim köyümüzde zengin yoktu.
Ama güven çoktu.
Ekmek azdı.
Ama paylaşmak sınırsızdı.
Kapılar kilitlenmezdi.
Komşular birbirine "misafir" olmazdı.
Çünkü herkes birbirinin ailesiydi.
Bir evde cenaze olduğunda bütün köy ağlardı.
Bir ev yapılacaksa herkes omuz verirdi.
Bir çocuk okuyacaksa herkes elinden geleni yapardı.
Biz buna imece derdik.
Bugün akademisyenlerin "toplumsal dayanışma" dediği şey, bizim hayatımızın en doğal hâliydi.
İlkokulu köyümde okudum.
Sonra ortaokul başladı.
İşte asıl mücadele de o zaman başladı.
Çünkü okul, köyümüzde değildi.
Dağların ardındaydı.
Sabah daha gün ağarmadan yola çıkardık.
Karanlığın içinde yürürdük.
Ayaklarımızın altındaki kar bazen dizimize kadar yükselirdi.
Yağmur çamura çevirirdi yolları.
Tipi yönümüzü kaybettirirdi.
Sis göz gözü görmez hâle getirirdi.
Bazen kurt sesleri duyulurdu.
Bazen yaban domuzları önümüzden geçerdi.
Komşu köylerin iri çoban köpekleri bile başlı başına bir korkuydu.
Ama hiçbirimiz geri dönmeyi düşünmezdik.
Çünkü biliyorduk...
O yol yalnızca okula gitmiyordu.
Hayata gidiyordu.
Sabahın karanlığında başlayan yolculuk, çoğu zaman akşamın karanlığında sona ererdi.
Yorulurduk.
Üşürdük.
Ama vazgeçmezdik.
Çünkü o yıllarda okumak, gerçekten emek vermekti.
Lise yıllarım, çocukluğumdan daha ağır geçti.
Artık ailemin yanında değildim.
Tek odalı mütevazı bir evde tek başıma yaşamaya başladım.
Sabah sobayı yakıyor...
Suyumu taşıyor...
Yemeğimi pişiriyor...
Çamaşırımı yıkıyor...
Evi temizliyor...
Sonra okula gidiyordum.
Akşam yine aynı hayat beni bekliyordu.
Hayat bana önce kendi kendine ayakta durmayı öğretti.
Sonra okumayı...
Boş zaman diye bir kavram yoktu.
Ders çıkışlarında nerede iş varsa oraya giderdim.
Market...
Bakkal...
Esnaf dükkânı...
Depo...
Hamallık...
Yük taşımak...
Raf dizmek...
Ne iş olursa...
Yeter ki emeğimle kazanayım.
Çünkü biliyordum;
İnsan alın teriyle küçülmez.
Emeksiz yaşayınca küçülür.
Lise benim için yalnızca diploma alınan bir okul değildi.
Hayatı öğrendiğim ilk üniversiteydi.
On yedi yaşına geldiğimde elimde küçük bir bavul vardı.
İçinde birkaç parça elbise...
Biraz umut...
Biraz korku...
Biraz da annemin duası...
İstanbul'a tek başıma geldim.
O yıllarda Anadolu'dan büyükşehre gelen her genç gibi ben de ekmeğimin peşindeydim.
İlk işim bir demir doğrama atölyesinde oldu.
Orada çocuk yaşta işçiler çalıştırılıyor...
Aylarca emekleri sömürülüyor...
Sonra ücretleri verilmeden kapının önüne konuluyordu.
Bir gün buna itiraz ettim usta başıydım işten ayrılacağım dedm .
Sessiz kalmadım çocukların parasını ödettim
Ve ayrıldım.
İlk kez anladım ki;
Haksızlığa karşı çıkmanın da bir bedeli vardı.
Ama susmanın bedeli daha ağırdı.
Sonra başka bir fabrikada işe başladım.
Kısa sürede ustabaşı oldum.
İşimi seviyordum.
Fakat işçilerin sosyal haklarının olmadığını görünce içim rahat etmedi.
Onlarla konuştum.
Haklarını anlattım.
Birlik olmanın önemini anlattım.
Sendikalaşma süreci başladı.
İşveren buna karşı işçi çıkarmaya karar verdi.
İlk hedef kıdemli çalışanlardı.
Ben de yeni işçi idim onların arasındaydım.
Kendi tazminatımı düşünmedim.
Önce ben ayrıldım.
Diğer arkadaşlarım işsiz kalmasın diye...
O gün anladım ki;
Dayanışma bazen kendi hakkından vazgeçebilmektir.
Hayat beni daha sonra tekstil sektörüne taşıdı.
Tezgahtarlık yaptım.
Ustalık yaptım.
Yöneticilik yaptım.
Yıllar sonra şirket yöneticisi oldum.
Ama makamım değişse de tarafım hiç değişmedi.
Ben hep emeğin tarafında kaldım.
Bu yüzden Şişecam işçilerinin direnişinde de vardım.
Tekel emekçilerinin mücadelesinde de...
Zonguldak maden işçilerinin büyük yürüyüşünde de...
Çünkü işçinin hakkı yalnızca ücret meselesi değildir.
İnsanlık meselesidir.
Hayatım boyunca yalnızca kendi geçimimi düşünmedim.
Çevreme baktım.
İnsanların dertlerini dinledim.
Bir süre sonra fark ettim ki telefonum artık sadece beni arayanların telefonu değildi.
Mahallelinin...
Hemşehrinin...
Tanıdığın...
Tanımadığın insanların umudu olmuştu.
Gece yarısı telefon çalardı.
"Hüseyin Abi, cenazemiz var. Araç bulamıyoruz."
Bir başkası arardı.
"Mezar yeri konusunda yardım eder misin?"
"Bize taziye çadırı lazım."
"Hastamız var."
"Engelli bir vatandaşın tekerlekli sandalyeye ihtiyacı var."
"Bir öğrencinin burs bulması gerekiyor."
"Kamu kurumunda işimiz kaldı."
"Bir aile zor durumda."
Yıllar içinde binlerce insanın derdiyle dertlendim.
Çünkü bana göre insan olmak, yalnızca kendi yükünü taşımak değildi.
Başkalarının yükünü de hafifletebilmekti.
Resmî görevim olmayan onlarca işi, kendi işim gibi takip ettim.
Cenazelerde araç bulmaya çalıştım.
Mezarlık sorunlarını çözmeye uğraştım.
Taziye çadırı kurdurdum.
İhtiyaç sahiplerini kamu kurumlarına ulaştırdım.
Köylerin yolunu, suyunu, okulunu takip ettim.
Sivil toplum kuruluşlarında görev aldım.
Spor kulüplerinde çalıştım.
Siyasetin içinde bulundum.
Çünkü halka dokunmanın tek yolu konuşmak değil, yanında yürümekti.
Bir akşam eve yorgun geldim.
Telefon yine susmuyordu.
Kızım uzun uzun beni izledi.
Sonra gülümseyerek sordu:
"Baba... Sen kamu malı mısın?"
Şaşırdım.
"Neden kızım?"
"Çünkü herkes seni arıyor. Herkes senden yardım istiyor. Sen devlet misin? Herkesin işini neden sen çözmeye çalışıyorsun?"
O gün uzun süre sustum.
Belki de hayatımın en zor sorusuydu.
Sonra düşündüm...
Ben devlet değildim.
Ama devletin okulunda okumuştum.
Cumhuriyet'in yetiştirdiği bir Anadolu çocuğuydum.
Köyüm bana paylaşmayı öğretmişti.
Dedem, "İnsan insana emanettir." demişti.
Babam, "Elinden geleni esirgeme." diye büyütmüştü.
Anam ekmeği bölüşmeyi öğütlemişti
Belki de bütün mesele buydu.
Ben yalnızca üzerime düşeni yapmaya çalışıyordum.
Çünkü biliyorum ki;
İnsan öldüğünde arkasında ne makam kalır...
Ne para...
Ne de unvan...
Geriye yalnızca insanların şu sözü kalır:
"Allah razı olsun... Zor günümüzde yanımızdaydı."
İşte benim bütün servetim budur.
Gazeteciliği de bu yüzden seçtim.
Kalem benim için bir meslek olmadı.
Vicdanın dili oldu.
Çünkü bazı insanlar yazı yazar.
Bazıları ise yaşadığı hayatı yazar.
Benim kalemim, dağların arasındaki o küçük köyde doğdu.
Ve hâlâ aynı yerden besleniyor.
Emeğin olduğu yerden... Halkın içinden... Vicdanın sesinden...
Yorum Yazın