Demokratik bir ülkede vatandaşın görevi yaşadığı sorunları dile getirmek, yöneticilerin görevi ise bu sorunlara çözüm üretmektir. Devlet ile vatandaş arasındaki en sağlıklı ilişki, diyalog ve karşılıklı güven üzerine kurulmalıdır. Ancak son yıllarda ülkemizde giderek yaygınlaşan bir tablo, bu temel demokratik anlayışın sorgulanmasına neden olmaktadır.
Maden işçileri hakları için direniyor. Emekliler açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor. Çiftçiler ürettiklerinin karşılığını alamıyor. İşçiler alın terinin hakkını istiyor. Gençler işsizlik ve gelecek kaygısıyla seslerini yükseltiyor. Köylüler ise meralarını, yaylalarını, ormanlarını, derelerini ve yaşadıkları coğrafyayı korumak için mücadele ediyor.
Peki bu insanların ortak talebi nedir?
Daha adil bir yaşam, daha insanca çalışma koşulları ve gelecek güvencesi...
Ancak ne yazık ki bu taleplere kulak verilmesi gerekirken, çoğu zaman vatandaşların karşısına çözüm üreten yöneticiler değil; TOMA'lar, biber gazları, bariyerler ve kolluk kuvvetleri çıkarılıyor. Sorunun kaynağını araştırmak yerine sorunu dile getirenler hedef haline getiriliyor.
Oysa demokratik yönetimlerde hak aramak suç değildir. Tam tersine anayasal bir haktır. Bir vatandaşın geçinemediğini söylemesi, bir işçinin emeğinin karşılığını istemesi, bir emeklinin insanca yaşamak istemesi, bir köylünün doğasını korumaya çalışması devlet için tehdit değil, çözülmesi gereken bir uyarıdır.
Bugüne kadar hiçbir ekonomik kriz gaz sıkılarak çözülmedi. Hiçbir işsizlik sorunu copla ortadan kaldırılmadı. Hiçbir sosyal adaletsizlik tazyikli suyla giderilmedi. Baskı yöntemleri sorunları çözmez; sadece bir süreliğine görünmez hale getirir. Ancak üzeri örtülen sorunlar zamanla daha da büyür ve toplumun önüne daha ağır faturalar çıkarır.
Devletin büyüklüğü vatandaşına karşı kullandığı güçle değil, vatandaşının güvenini kazanabilmesiyle ölçülür. Güçlü devlet eleştiriden korkmaz. Güçlü yönetim, itiraz edenleri susturmaya çalışmaz. Aksine, itirazların nedenlerini anlamaya ve ortadan kaldırmaya çalışır.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla kutuplaşma değildir. Daha fazla güvenlik tedbiri de değildir. Türkiye'nin ihtiyacı; daha fazla demokrasi, daha fazla sosyal adalet, daha fazla hukuk ve daha fazla diyalogdur.
Çünkü demokrasi yalnızca seçimden seçime sandığa gitmek değildir. Demokrasi aynı zamanda vatandaşın yönetime sesini duyurabilmesi, taleplerini özgürce ifade edebilmesi ve yöneticilerin bu talepleri dikkate alabilmesidir.
Yönetenler şunu unutmamalıdır: Halkın sesini bastırmak geçici bir sessizlik sağlayabilir; ancak halkın sorunlarını çözmek kalıcı toplumsal huzur yaratır. Tarih boyunca toplumları güçlü kılan baskı değil, adalet olmuştur. Korku değil, güven olmuştur. Yasaklar değil, özgürlükler olmuştur.
Bu nedenle yapılması gereken açıktır:
Hak arayan vatandaşa gaz sıkmak değil, onu dinlemek.
TOMA'yı öne sürmek değil, çözüm üretmek.
Baskıyı artırmak değil, diyaloğu güçlendirmek.
Çünkü demokrasinin özü budur.
Gaz değil çözüm, baskı değil diyalog, korku değil adalet kazanmalıdır.
Yorum Yazın