"Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar." der atalarımız. Ancak bugün geldiğimiz noktada, doğruyu söyleyen değil; doğruyu menfaatine göre değiştirenlerin alkışlandığı bir düzenle karşı karşıyayız. Oysa gerçek değişmez; değişen yalnızca insanların çıkarlara göre şekillenen tavırlarıdır.
İnsan, yaşamını sürdürebilmek için çalışır, üretir ve geleceğini güvence altına almak ister. Bu en doğal hakkıdır. Ancak menfaat, ahlakın önüne geçtiğinde; çıkar, vicdanı susturduğunda; güç ise adaletin yerine geçtiğinde toplum sessizce çürümeye başlar.
Eskiler, "Ağaç yaşken eğilir." derdi. Çünkü karakter, çocuklukta kazanılan değerlerle şekillenir. Eğer bir toplum çocuklarına dürüstlüğü değil kurnazlığı, emeği değil kolay kazanmayı, paylaşmayı değil sadece kazanmayı öğretirse; büyüyen nesiller ilkelerini değil çıkarlarını savunur.
Bugün birçok insanın dün doğru dediğine bugün yanlış, dün eleştirdiğine bugün sahip çıktığını görüyoruz. Bunun nedeni hakikatin değişmesi değildir. Değişen, kişilerin menfaat hesaplarıdır.
Atalarımız, "Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz." diyerek bize önemli bir gerçeği hatırlatmıştır. Temeli yanlış atılan bir anlayışın üzerine sağlam bir toplum inşa edilemez. İlkesiz siyaset, ilkesiz ticaret, ilkesiz eğitim ve ilkesiz yönetim; sonunda ilkesiz bir toplum oluşturur.
Toplumsal çürümenin nedenlerini yalnızca bireylere yüklemek doğru değildir. Bunun arkasında ekonomik, sosyolojik, tarihsel ve psikolojik birçok neden bulunmaktadır.
Ekonomik yoksulluk, insanı zor kararlar almaya itebilir. Açlık ve geçim kaygısı bazı değerleri aşındırabilir. Ancak bundan daha tehlikeli olan, ahlaki yoksulluktur. Çünkü cebi boş olan insan yeniden zengin olabilir; fakat vicdanı boşalan bir insanın yeniden değer üretmesi çok daha zordur.
Diğer tarafta ise doymak bilmeyen bir zenginleşme tutkusu vardır. Bugün birçok insanın ihtiyacından fazlasını istemesi, yalnızca ekonomik bir tercih değil, psikolojik bir boşluğun da göstergesidir. Mal arttıkça huzurun da artacağı sanılıyor. Oysa atalarımız boşuna "Az tamah çok ziyan getirir." dememiştir.
Bir düşünelim...
Bir kamu görevlisi görevini liyakat yerine yakınlık ilişkileriyle yürütüyorsa...
Bir iş insanı dürüst rekabet yerine ayrıcalık arıyorsa...
Bir siyasetçi halkın yararını değil kendi geleceğini hesaplıyorsa...
Bir akademisyen bilgiyi değil makamı önceliyorsa...
Bir gazeteci gerçeği değil patronunun çıkarını yazıyorsa...
Sorun artık kişiler değil, sistem hâline gelmiş bir ahlaki erozyondur.
Tarih boyunca büyük medeniyetler dış saldırılardan önce içeriden çözülmüştür. Roma İmparatorluğu'nun çöküşünde yalnızca ekonomik krizler değil, yozlaşma ve kurumlara olan güven kaybı etkili olmuştur. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde de liyakatin zayıflaması, rüşvet, adam kayırma ve adalet duygusunun aşınması devletin gücünü sarsmıştır. Tarih bize aynı gerçeği tekrar tekrar göstermektedir: Bir devleti önce ahlaki çözülme yıkar.
Sosyoloji bize şunu söyler: Toplumları ayakta tutan görünmeyen bir sermaye vardır; o da güvendir. İnsanlar birbirine güvenmediğinde ortak yaşam kültürü zayıflar. Dayanışmanın yerini rekabet, paylaşmanın yerini bencillik, ortak aklın yerini kutuplaşma alır.
Psikoloji ise insanın sürekli kabul görmek istediğini anlatır. Günümüzde başarı; karakterle değil servetle, bilgiyle değil makamla, erdemle değil görünürlükle ölçülmeye başlayınca insanlar da kendilerini bu ölçülere göre değiştirmektedir. Sonunda kişilik, çıkarların gölgesinde silikleşmektedir.
Atalarımızın "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." sözü yalnızca yardımlaşmayı değil, ortak yaşamın ahlakını anlatır. Bugün ise komşusunu değil, rakibini düşünen bir anlayış yaygınlaşmaktadır. Oysa toplum olmanın özü, birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Bir başka atasözü der ki: "Bal tutan parmağını yalar." Ne yazık ki bu söz, zamanla yanlış yorumlanmış ve kamu malından pay almayı meşrulaştıran bir anlayışın bahanesi hâline getirilmiştir. Oysa kamu malı, yetimin hakkıdır. Devletin imkânını kişisel kazanç kapısı olarak görmek, toplumun vicdanını yaralar.
Peki çözüm nedir?
Çözüm; daha yüksek binalar yapmak değil, daha sağlam karakterler yetiştirmektir.
Çözüm; yalnızca ekonomik büyüme değil, ahlaki kalkınmadır.
Çözüm; diploma sahibi insanlar değil, erdem sahibi insanlar yetiştirmektir.
Bunun yolu ise eğitimden geçer. Ancak eğitim sadece matematik, fen ya da yabancı dil öğretmek değildir. Eğitim; vicdanı, adaleti, dürüstlüğü, emeğe saygıyı ve birlikte yaşama kültürünü de öğretmelidir.
Çünkü ahlakın olmadığı yerde hukuk yetersiz kalır. Hukukun zayıfladığı yerde güven kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde ise ne ekonomi gelişebilir ne demokrasi güçlenebilir ne de toplumsal huzur sağlanabilir.
Atalarımız son sözü asırlar önce söylemiştir:
"Doğru eğrilmez, eğri doğrulmaz."
Bugün hepimizin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Biz çocuklarımıza daha çok para kazanmanın yollarını mı öğretiyoruz; yoksa onurlu yaşamanın değerini mi?
Çünkü bir milleti güçlü yapan yalnızca ordusu, ekonomisi ya da teknolojisi değildir. Bir milleti asıl güçlü yapan; sözüne sadık, vicdanı diri, adaleti ayakta tutan ve menfaat karşısında bile ilkelerinden vazgeçmeyen insanlarıdır.
Servet miras kalabilir.
Makam geçicidir.
Güç el değiştirebilir.
Ama karakter ve ahlak, nesiller boyunca yaşayan en büyük mirastır.
Yorum Yazın