Çocukluğumuzun hafızaya ve hatırlamaya dayalı günlerinden, anıların giderek dijital depolara emanet edildiği bugünün dünyasına evrildik. Teknolojinin hangi aşamalardan geçerek bugünkü hâline ulaştığını çoğu zaman tam olarak anlayamasak da onu kullanmayı büyük bir hızla öğrendik. Kısa süre içinde teknolojik araçları yaşamımızın vazgeçilmez unsurları ve adeta başucu ikonları olarak benimsedik. Oysa bu araçlar, onlarca yıl önce tasarlanan projelerin ve bilimsel çalışmaların sonucu olarak yalnızca hayatımızı kolaylaştırmakla kalmadı; aynı zamanda yaşamlarımızın en mahrem ayrıntılarını dahi görünür kılan bir güce dönüştü.
Günümüzde bir tarafta doğa özlemini simüle eden akıllı evler, diğer tarafta dikkatimizi sürekli tüketen sonsuz dijital uyarıcılar bulunmaktadır. İnsan zihni, bu yoğun bilgi ve uyaran bombardımanı karşısında giderek yorulmakta ve düşünce derinliğini kaybetmektedir. Farkında olmadan içine sürüklendiğimiz bu süreçte, zamanla öz benliğimizi koruyabilmek ve dirençli bir irade geliştirebilmek zorunda olduğumuzu anladık. Çünkü bireysel tutumlarımız, ancak sahip olduğumuz bilgi birikimi, analiz yeteneği ve ahlaki kavrayış kadar güçlü olabilmektedir.
İnsan ilişkileri de bu dönüşümden payını almıştır. Kurduğumuz her ilişkinin içinde, ötekinin başladığı alan aslında kendi farkındalığımızın ve yabancılık duygumuzun sınandığı bir eşiktir. Farklılıklarla karşılaşmak, insanın hem kendisini hem de başkalarını anlamaya çalıştığı önemli bir deneyimdir. Fakat günümüzde performans ve rekabet merkezli yaşam anlayışı, ilişkilerin samimiyetini büyük ölçüde zedelemiştir.
Performans odaklı dünyanın kışkırtıcı atmosferinde dostluklar, dayanışmalar ve insani bağlar çoğu zaman ikinci plana itilmektedir. Özen ve dikkat eksikliğinin ilgisizlikle birleştiği ortamlarda yaşamak zorunda kaldıkça, insan ne kadar çaba gösterirse göstersin kendisine çıkardığı hesap çoğu zaman hayal kırıklığı olmaktadır. Dahası, bireysel bencilliğin öz sevgi ile karıştırılması, kişinin başkalarına verdiği zararları görmezden gelmesine neden olmaktadır. Böyle bir ortamda gerçek dostluklar da zamanın ve çıkar ilişkilerinin değirmeninde öğütülüp gitmektedir.
Sahiciliğin yerini gösterişin aldığı, gülümsemelerin bile çoğu zaman bir performans unsuruna dönüştüğü rekabetçi dünyada, bizi biz yapan özü yavaş yavaş kaybediyoruz. Önce düşlerimizden çekilen, sonra günlük yaşamda giderek daha az görünür hâle gelen içsel benliğimiz, toplumsal sorumluluklarımızı ihmal ettikçe çürümenin ve yozlaşmanın etkilerini daha belirgin biçimde hissetmemize neden olacaktır.
Bu nedenle yeni fikirleri, yeni umutları ve yeni üretimleri canlı tutmak zorundayız. Hafızasını kaybetmeyen, sorgulayan ve öğrenmeye devam eden bir zihinle hem kendimizi hem de dünyayı koruyabiliriz. Çünkü her insan tektir ve yerine konulamaz bir değere sahiptir. Çürüme ve kokuşmuşluk ne kadar yaygın görünürse görünsün, ona karşı çıkacak düşünceler ve dönüşüm süreçleri her zaman var olacaktır.
Önemli olan, bu gerçeği öngörerek hazırlık yapabilmek; üretmek, paylaşmak ve insanı tüketen performans, rekabet, yargılama ve yadırgama tuzaklarına düşmemektir. Daha iyi bir dünya hayalini canlı tutabilmek için önce kendimizi geliştirmeli, sonra da çevremize katkı sunmalıyız. Çünkü tarih boyunca olduğu gibi bugün de her karanlık, içinde bir aydınlığın başlangıcını taşımaktadır.
Yorum Yazın