Her konuşmaya başladığımda düşünür Lao Tzu aklıma geliyor. Yıllardır üzerinde çalışarak bu dört kriteri hayatıma kattığımın sevincini zaman zaman yaşıyorum. Usta diyor ki: Söz söylediğinizde şu dört ilkeyi göz önüne alın
Gereği var mı? Sözünüz bir amaca hizmet ediyor mu veya bir sorunu çözüyor mu?
Şefkat barındırıyor mu? Kırıcı değil, yapıcı bir yaklaşım içeriyor mu?
Kimseyi incitebilir mi? Karşı tarafta onarılamaz bir duygusal hasar bırakma ihtimali var mı?
Sessizliği bozacak kadar değerli mi? O anki huzuru veya sükuneti bozmaya gerçekten değecek ağırlıkta mı?
Bir toplumun seviyesini anlamak istiyorsanız, ne kadar konuştuğuna değil; neyi konuşmadığına bakın. Çünkü medeniyet biraz da susabilme sanatıdır. Bugün ise öyle bir çağın içindeyiz ki sanki insanlık topluca "dil nezlesi" ne yakalanmış durumda. Eskiden nezle olanın burnu akardı; şimdi dili akıyor. Üstelik durmadan! Konuşuyor, paylaşıyor, yorumlar yapıyor ve ifşalarda bulunuyoruz. Sonra da neden huzurumuzun kaçtığını merak ediyoruz. Bir zamanlar "Sır" denilen asil misafir her eve uğramazdı ama uğradığı evde güven olurdu. Şimdi o misafir kapıyı çekip gitti. Yerine "Paylaş", "Hikâye Ekle" ve "Canlı Yayın Başlat" geldi. Artık sır tutan insana şüpheyle bakılıyor. "Neden anlatmıyorsun?" "Neden paylaşmıyorsun?" "Neden göstermiyorsun?" Çünkü bu çağ, mahremiyeti erdem değil, eksiklik sanıyor. Oysa insanın her şeyi ortalığa dökmesi samimiyet değildir; çoğu zaman dikkat çekme açlığıdır. Günümüz insanı hayatını yaşamıyor; reklamını yapıyor. Kahvaltı sofraları bile artık açlığı gidermek için değil, beğeni toplamak için kuruluyor. İnsanlar tatile dinlenmeye değil, fotoğraf üretmeye gidiyor. Hatta öyle bir noktaya geldik ki bazıları mutlu olmak için değil, mutlu görünmek için yaşıyor. Eskiden aynaya bakılırdı. Şimdi ekrana. Eskiden insan vicdanına hesap verirdi. Şimdi takipçilerine. Eskiden dostuna sırrını emanet ederdi. Şimdi algoritmaya. Bir de her konuda konuşma hastalığımız var. Okumadan, dinlemeden, düşünmeden ve bilgilenmeden her konuda konuşuyoruz. Ne kadar da güncel değil mi? Hikmeti kaybettik; gürültüyü marifet sandık. Bilgiyi değil, görünürlüğü kutsadık. İçeriği değil, etkileşimi alkışladık. İşte bu yüzden konuşma çoğaldı, anlam azaldı. Söz çoğaldı, kıymeti düştü. İnsan çoğaldı, insanlık eksildi. Oysa dil, kalbin tercümanıdır. Kalp boşalınca dil de gevezeliğe teslim olur. Bir düşünün, bugün kaç kişi gerçekten dinliyor? Kaç kişi anlamak için okuyor? Kaç kişi konuşmadan önce "Bu söz gerekli mi?" diye kendine soruyor? Galiba en büyük yoksulluğumuz para değil; sakin kalabilme yoksulluğu. İnsan ağzından çıkan sözcükler kadar değildir; yeri geldiğinde yuttuğu kelimeler kadar da insandır. Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı yeni uygulamalar, daha hızlı internet ya da daha fazla teknoloji değildir. Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, unuttuğumuz eski bir fazilettir: Edep. Sır sadece gizlenen bilgi değildir. Edebin son kalesidir. O kale yıkıldığında geriye sadece meraklı gözler, tükenmiş ilişkiler ve gürültüden sağır olmuş bir toplum kalır. Bunu kaybettiğimiz için sözler kabalaştı, ilişkiler çürüdü ve toplum çözüldü. Toplumun çözülmesi, çoğu zaman büyük gürültülerle değil; küçük ama ölçüsüz sözcüklerle başladı.
Yorum Yazın