Prof.Dr. SERDAR EPÖZDEMİR
Prof.Dr. SERDAR EPÖZDEMİR

YOKSULLUK KOKAN METROBÜSLER

Yayınlanma: 24 Eylül 2026
67054 Görüntüleme
Bugün ülkenin neresine giderseniz gidin, havada asılı duran o ağır, gri kokuyu alırsınız: Çürümenin kokusu. Ekonomik kriz sadece ceplerimizi boşaltmadı; ruhlarımızı, ahlakımızı ve insani bağlarımızı da kuruttu. Tam da bu karanlık günlerde önüme düşen bir şiir dizesi, yaşadığımız bu toplumsal cinnetin adeta röntgenini çekiyor:
“Hedonistin yolu sadomazoşistin sokağına çıkar.”
İlk bakışta felsefi bir aforizma gibi duran bu cümle, aslında bugünün yoksullaşan Türkiye’sinin en çıplak gerçeğidir. Neoliberal sistem ve bizi yönetenler, yıllarca bu topluma sonradan görme bir tüketim çılgınlığı, bir zenginleşme hayali aşıladı. Herkes en iyisini giymeli, en lüks yerlerde yemeli, sürekli tüketerek "haz" (hedonizm) havuzunda yüzmeliydi.
Peki, o tatlı rüyanın bittiği yerde bugün nereye uyandık? Kamçısını sırtımızdan eksik etmeyen ekonomik krizin, yani o sadomazoşist sokağın tam ortasına.
Siyasetin o süslü ekranlarından yıllarca ne büyük yalanlar fısıldandı kulaklarımıza: “Varlığın yeter, bu ülke şahlanıyor.” Seçim dönemlerinde akşam arayıp gündüz sordular, telefonlarımıza ardı arkası kesilmeyen vaat mesajları attılar. Bizi ucuz refah hayalleriyle ümitlendirip, o "maviye dönmüş" dijital ekranların arkasında sahte bir cennet sundular.
Sonra ne oldu? O işveli siyasi naz bitti. Gerçeğin sağanak yağmuru başladı.
Bugün üzerimize yağan zamlar, eriyen maaşlar ve bitmeyen enflasyon karşısında toplum olarak mazoşist bir kabullenişe sürüklendik. “Ne edersen kabulüm” der gibi, her sabah daha büyük bir yoksulluğa uyanıyor ama bu çileyi kanıksıyoruz. Bizi ezen bu düzene, canımızı yakan bu sisteme sessiz kalarak, kendi acımızdan beslenen kitlesel birer kurbana dönüştük.
Çünkü hayatın çiğ ve acımasız gerçekleri, bizi o pembe rüyalardan söküp aldı. Şiirdeki o sarsıcı tezat gibi: Bir yanda sınırlarda, haber bültenlerinde yankılanan o sert kalaşnikof sesi, diğer yanda her sabah geçim derdiyle içine balık istifi doluştuğumuz otobüs, metrobüs seyrüsefer yolu...
İşte yoksul halkın ömrü bu iki sert gerçek arasında tükeniyor. Bir tarafta militarist söylemlerle, beka tartışmalarıyla uyutulan kitleler; diğer tarafta her gün işe gitmek için metrobüs duraklarında insanlığını bırakan milyonlar. Bu seyrüsefer yollarında artık zenginleşmenin, insanca yaşamanın hiçbir kestirmesi kalmadı.
Ve bu çaresizlik, beraberinde korkunç bir toplumsal çürümeyi getirdi.
Gözettiğimiz, içinde nefes almaya çalıştığımız bu yeni düzen; bulantı soslu, kendimize salaş, derinliksiz bir telaştan ibaret.
Yoksulluk insanı sadece aç bırakmaz; derinliğini de alır. Günü kurtarma telaşı, kirayı ödeme stresi, akşam eve ne götüreceğini bilememe kaygısı toplumu çıldırttı. Büyük idealler, adalet arayışı, komşuluk, dayanışma bitti. Geriye sadece birbirini metrobüste dirsekleyen, trafikte vuran, sosyal medyada en vahşi şekilde linç eden histerik bir kalabalık kaldı.
Ekonomik olarak dibe vurdukça, ahlaki olarak da dibe vuruyoruz. Zevk alamıyoruz, mutlu olamıyoruz; o yüzden başkalarının acısından beslenen, kendi öfkesinde boğulan sadist ve mazoşist bir toplumsal sokağa saptık.
Sartre’ın o ünlü "Bulantı"sı artık edebi bir kitap sayfası değil; her sabah geçim derdiyle yollara düşen, market raflarına bakarken içi çekilen ve bu çürümeyi iliğine kadar hisseden her onurlu vatandaşın midesindeki o somut, ekonomik yumruktur.
Yazının başında alıntıladığım o sarsıcı dizelerin sahibi şair, aslında hepimizin ortak hikayesini fısıldıyor kulaklarımıza. Metrobüs hatlarının seyrüseferinde, elimizden alınan yarınlarımızın yasını tutarken, bizi bu "derinliksiz telaşa" mahkûm edenleri izliyoruz.
 

Yorum Yazın